ERMENİ MEZALİMİ
Bu Blog İçinde Ara

Tanım

Nasıl Olsa Görgü Tanığı Kalmadı Deyip Meydanın Boş Kaldığını Zannedenler Yanılıyorlar.


Bağlantılarım

* Ana Sayfa
* Profilim
* Arşiv
* Arkadaşlarım
Free Hit Counters
Free Hit Counters

Kategoriler


Ermeni Sorunu Soykırım Gerçeği

Türkler ve Ermeniler


Ermeni meselesi yaklaşık olarak bir buçuk asır önce kucağımızda bulduğumuz ve halâ ne kadar taşıyacağımız da belli olmayan bir sorundur. Aslında Türkler bu sorunun müsebbibi değil muhatabıdır. Osmanlı devleti hiçbir zaman bünyesinde barındırdığı onlarca ulustan sadece biri olan Ermenilerden kurtulma derdinde olmamıştır. Hatta tarih sayfalarına "Osmanlı Medeniyeti" ibaresinin altın harflerle kazınmasında Ermenilerin de karınca kararınca katkısı olmuştur. Sorunun temel kaynağı, Rusya, İngiltere ve Fransa'nın 19. yüzyıl sonlarında "hasta adam" diye nitelendirdikleri Osmanlı Devleti'ni bir an önce ortadan kaldırmaya yönelik operasyonun parçasıdır. Ermeniler ise bu oyunun sadece icracılarından biri olmuşlardır. 


 

 Türk Hakimiyetinden Önce Ermeniler

 

Bilinen tarihlerine göre Ermeniler, milattan önce 7. ve 6. yüzyıldan itibaren İranlıların, Makedonyalıların, Romalıların, Greklerin, Müslüman Arapların, Rusların ve Türklerin yönetimine tâbi olmuş bir millettir. 1991 yılında bağımsızlıklarını ilân edene kadar tarihler Ermenilerin ulus olarak sadece, M.Ö. 95-66 yılları arasıda bağımsız yaşadıklarını kaydeder. Ermenistan tabiri ise bir cografya adı olarak kullanılmıştır. Eski çağlardaki Ermeni inanç ve yaşayış tarzında daha çok İran hakimiyetinin etkisi görülmektedir. Bilinen en eski dinleri zerdüştlüktur. M.S. 301 yılında toplu halde Hristiyanlığı kabul etmişler ve yeni Roma İmparatoru Kostantin'in Hristiyanlığa serbestlik tanıması üzerine Roma hakimiyetine girmişlerdir. Fakat 430'lu yıllarda bölgedeki İran-Roma hakimiyet mücadelesi yeniden kızışmış, neticede İran'ın üstünlüğü ile sonuçlanmıştır. İranlılar'ın Zerdüştlüğün yeniden tesisi ve Hristiyanlığın engellenmesi yolundaki baskılarına karşı Ermeni ilerigelenlerinin Bizanstan yardım talepleri olumlu netice vermemiş, bu yalnız bırakma, mezhebî açıdan günümüze kadar süregelen Rum-Ermeni ayrışmasına yol açmıştır. Bu ayrışmada diğer bir etken de Ermenilerin 431'deki Efes Konsili kararlarına bağlı kalıp 451'deki Kadıköy Konsili kararlarına uymamalarıdır. Ayrıca yüzyıllardır dillerinin, adetlerinin ve özellikle dini yaşayış tarzlarının farklı olması, Bizans İmparatorlarının dinî birlik adına uyguladığı zecrî tedbirler ayrışmanın diğer temel nedenlerindendir. Bu süreçte Ermeniler Rum papazlarına kin duymakta, onlar da Ermenileri sapık olarak nitelendirmekteydi. 506 senesinde ise Ermeni Piskoposları Kurulu almış oldukları bir kararla kiliselerini Bizans Ortadoks Kilisesi'nden tamamen ayırmışlardır.

 

Selçuklular ve Ermeniler

 

 Bu tarihten sonra artan Bizans baskısı onları Müslümanlarla yakınlaşmaya sevketmiş ve nihayet Hz. Ömer ve Hz. Osman zamanında Müslümanlardan gördükleri dinî serbestlik sayesinde Bizanstan kopmuşlardır. Müslüman Türklerle, Ermeniler arasındaki ilk ilişkiler ise Büyük Selçuklular zamanında başlamıştır. Ermenilerin yoğunlukla yaşadığı Ani şehri 1064 yılında Sultan Alparslan tarafından fethedilmiştir. Yukarıdaki bahsedilen Rum-Ermeni düşmanlığı Malazgirt Savaşı esnasında da kendini göstermiş ve Ermeniler bu savaşta Bizansın yanında yer almamışlardır. Ermenilerin bu tavırları Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklularının hakimiyet müddetlerince de bazı istisnalar dışında hemen hemen aynı şekilde devam etmiştir. Aynı dönemlerde Bizans hakimiyetinde kalan Ermeniler, Bizans idarecileri tarafından zorunlu göçe tâbi tutulmuşlar, mal, mülk ve silahlarına el konulmuş, kiliseleri işgal edilmiştir.

 

Osmanlı Ermenileri

 

 Osmanlılara gelince, Fetihten önce İstanbul'da çok az sayıda Ermeni yaşıyordu. Bunlar da aslen Kırım kökenli olup ticaret maksadıyla burada bulunanlardan ibaretti. Oysa aynı yıllarda Fatih Sultan Mehmed Ermenilerle yakın bir temas içindeydi. Rumelihisarının yapımında da Bursadan getirttiği bir çok Ermeni ustadan istifade etmiştir. Fatih, İstanbul'u fethettikten sonra ise Anadolu'nun muhtelif yerlerinden Türklerin yanında bir çok Ermeni aileyi de İstanbula getirtmiş ve kendilerine Samatyakapı'da bulunan Rumlara ait Sulu Manastır kilisesini bağışlamıştır. 1461 yılında Ermeni Partikliği tesis edilerek umum Osmanlı Ermenilerinin yanısıra Süryani ve Yahudilerde bu patrikliğe bağlanmıştır. Ancak daha sonra Süryani ve Yahudiler Ermeni patrikhanesinin hakimiyetinden ayrılmışlardır.Ermeniler Osmanlı Devleti'nin vatandaşı olduklarından kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptiler. Din ile bağlantısı bulunmayan alanlarda Ermeniler de kamu görevlisi olabilmekteydiler. Bu genel kaidenin tek istisnâsı ordu komutanlğı, valilik, Sadâret ve kadılık gibi vazifeler haricinde bütün kamu hizmetlerinde görev almışlardır. Tanzimattan sonra birçok bakanlık koltuğu bile Ermeni siyasetçiler tarafından doldurulmuştur. Bu arada Ermeniler kendi cemaatleri içinden seçilen ve devlete karşı sorumlu olan ve Patrik adı verilen dinî bir şef tarafından idare ediliyorlardı. Bu genel olarak bütün azınlıklar için geçerliydi.

 

Osmanlı devletinde Türk ve diğer müslüman unsurlar daha çok şehirlerde idarî ve askerî alanlarla, taşra ve köylerde ise hayvancılıkla meşgul olduklarından ticaret ve çeşitli sanat dallarında ağırlık gayrimüslimlerin elinde idi. Daha Selçuklular döneminden beri Türklerle iyi ilişkiler yaşayan, bu sebeple de Türkçeyi çok iyi kullanmaları onların sosyal hayattaki bu etkinliklerinde daha avantajlı olmalarına sebep olmuştur. Kuyumculuk işlerini Klikyalı, sarraf ve fırın işlerini Eğinli, otel ve terzilik mesleklerini icra edenler ise Sivaslı Ermenilerden oluşmaktaydı. Ermeniler 19. yüzyıldan itibaren de Osmanlı mimarisinde ön plana çıkmışlardır. 1805'te yapılan Üsküdar Selimiye Camii'nin mimarı Foti Kalfa'dır. Balyan ailesi ise bu yüzyılda 3 nesil boyunca saraya yakın olarak cami, saray gibi birçok kalıcı esere imza atmışlardır. Bunun gibi hâlâ zevkle dinlenen onlarca sanat müziği bestesi de o dönemlerde yaşayan Ermeni bestekârlara aittir.

 

 Osmanlı Sınırları Dışında Gelişen Ermeni Milliyetçiliği

 

Duraklama ve gerileme devrinin başlangıcı olarak kabul edilen 17. yüzyılın akabinden Osmanlı devleti yeni yüzyıla ilk defa bir ulusun isyanı ile girmiştir. 1804 yılındaki Sırp isyanı Osmanlı devletinde milliyetçi akımların başladığı ilk isyandır. Bunu 1820-21yıllarındaki Yunan isyanları takip etmiştir. Zaten eski gücünü kaybeden devlet bu isyanlarla birlikte Batı'nın baskısını bir o kadar daha hissetmeye başlamıştır. 1839 yılında ilân edilen Tanzimat fermanı bu gelişmelerin neticesidir. Tanzimatla birlikte Müslim ve gayrimüslim tebeanın can ırz ve mal güvenliği devletin koruması altında olduğu teyit edilmiştir.

 

Böylelikle azınlık isyanları ve batının müdahalesinin önüne geçileceği düşünülmüştür. Ne var ki bu tarihten itibaren Osmanlı devletinin parçalanması yolunda önemli bir gedik açan batılı emperyal güçler müdahale ve kışkırtmalarını artan dozda çoğaltmışlardır. Bu tür eylemler 1856 Islâhât Fermanı ile de kesilmemiş bundan sonra yapılan bütün antlaşmalarda azınlıklar sürekli gündeme getirilmiştir. Ancak Ermenilerin silahlı bir güç olarak ilk kez kullanılması Osmanlı'ya değil İran'a karşı olmuştur. Rusya 1800'lü yılların başlarında Osmanlı'ya karşı Balkan uluslarını Kafkaslarda da İran ve diğer Müslüman unsurlar üzerinde bir operasyon yürütüyordu. Bu süreçte Kafkaslarda dindaşı durumundaki Ermenilerle ilişkileri iyice geliştiren Ruslar, aynı zamanda onları silahlandırarak İranlılar üzerine kullandılar. Ermenilerin yoğunlukla yaşadığı Eçmiyazin ve Erivan gibi güney Kafkasya bölgeleri Rusların hakimiyetine girdi. Fakat 1880'lere gelindiğinde Rusların Ruslaştırma politikaları artınca Ermenilerle arası açıldı.  Birçok Ermeni Ruslar tarafından Sibirya içlerini sürüldü. Bu hadiseler Osmanlı sınırları dışında kalan Ermeniler arasından bir Ermeni milliyetçiliğinin oluşmasını sağladı. Oysa aynı dönemlerde sınırın beri tarafında Ermenilerle ilgili bir sorun hala yoktu.

 

Osmanlı Topraklarında İlk Ermeni Hareketlenmeleri

 

Ne var ki bu şekilde gelişen Ermeni milliyetçiliği kısa bir müddet sonra Osmanlı topraklarında yaşayan Ermeniler arasında da hızla yayılmaya başladı. Bunda aynı dönemlerde Amerika, Fransa, Marsilya, Romanya ve Rusya gibi değişik ülkelere iş amacıyla giden göçmen Ermenilerin de büyük tesiri oldu. Bu göçmen işçiler gittikleri yerlerde örgütlendiler ve kendi aralarında yayın çalışmalarına başladılar. Neşrettikleri kitap risale ve gazeteleri yasa dışı yollardan memleketteki yakınlarına ulaştırdılar. Buna paralel olarak aynı yıllarda özellikle amerikan kökenli misyonerler de Anadolu'da faaliyetlerini artırmış bulunuyorlardı. Bu misyonerler azınlıkların yoğun olarak yaşadığı bölgelerde yine eğitim faaliyetlerine el attılar. Mektepler ve kurslar açtılar. Yayınlar yaptılar. Azınlık kimliğinin oluşmasını sürekli desteklediler. Gerilim artırıcı ilk kayda değer gelişme Musa Bey hadisesi olarak bilinmektedir. Musa Bey Muş'un köklü ailelerindendir. Bölgede faaliyet gösteren bir Ermeni rahibi yakalamış ve yargılanmasını sağlamıştır. Bunun üzerine hadise Avrupa'da yankılanmış ve aksine Musa Bey'in yargılanarak başka bir bölgeye sürgün edilmesi sağlanmıştır. ( Sultan Abdülhamit tarafından hediye edilen bazı eşyaların da kendilerinde olduğunu söyleyen Musa Bey'in Samsun'da ikamet eden bazı yakınları ile yıllar önce tanışma imkanım olmuştu.) İlk isyan ise Erzurum'da bir kilisenin aranması ile patlak vermiş, olaylara askerlerin yanı sıra Müslüman halk da müdahil olmuştur. Ancak tutuklanan Ermeniler yine yabancı ülkelerin baskısı sonucu serbest bırakılmak zorunda kalmıştı. Bundan sonra ise Ermeni isyanları artık bir süreklilik halini almış, 1890 Kumkapı, 1891 Sason, 1892 Merzifon-Yozgat, 1895 Babıali gösterisi, 1895 Zeytun, 1895 İstanbul Osmanlı Bankası Baskını, 1895 Van, 1901 II. Sason, 1905 Abdülhamid Suikasti, şeklinde adlandırılan isyan, gösteri ve suikastler 1908 Meşrutiyet İnkılabına kadar devam etmiştir. Ne var ki meşrutiyetin ilanında önemli ölçüde rolleri olan Ermeniler, bu dönemde de eylemlerinden vaz geçmemişler ve meşhur Adana hadiseleri 1909 yılında vuku bulmuştur.

 

Tehcir

 

 Ancak Ermeni meselesini günümüze taşıyan esas gelişmeler, Osmanlı Devletinin 1. dünya harbinde İngiltere Fransa ve Rusya'nın aleyhine Almanya'nın yanında savaşa girmesiyle başlamıştır. İlk hareket Mart 1915'te daha önce de isyan eden Zeytun Ermenilerinden geldi. Van'da daha büyüğü Nisan 1915'de yaşandı.

 

Bu isyanın patlak vermesi üzerine 24 Nisan (Ermeniler ve birçok batılı devletin kabul ettiği ermeni soykırımı günü) 1915'te Osmanlı İçişleri bakanlığı bir genelge göndererek Ermeni komitelerinin kapatılmasını, evraklarına el konularak ileri gelenlerinin tutuklanmasını emretti. Akabinde bütün gayrimüslimlerin ellerindeki silahların toplanması vilayetlerden istendi. Ancak bu tedbirler pek işe yaramayıp Ermeni faaliyetleri tahammül edilmez bir hal alınca Osmanlı başkumandanlığının talebi doğrultusunda hükümet 27 Mayıs 1915 tarihli geçici bir kanunla özellikle savaş bölgelerine yakın Ermenilerin Musul, Halep ve Suriye taraflarına gönderilmesine karar verdi. Ermeniler, evlerinden çıkarılmadan önce gayri menkulleri, menkullerinin değerleri tespit edilmiş ve nakitleri de yollarda ki yaşanabilecek tehlikelere karşı bankaya yatırılmıştır. Ne var ki pek de güvenli olmayan yol şartlarında eşkıya taaruzu ve hastalıklar sebebiyle önemli ölçüde Ermeni hayatını yitirmiştir.

 

Tehcire tabi tutulan Ermeniler konusunda kesin bir rakam mevcut değildir. Ancak 1914'de Osmanlı devletinde toplam olarak 1.294.952 Ermeni, 65844 Ermeni Protestan ve 67.838 Ermeni Katolik yaşamaktaydı. Aynı dönemde Müslüman nüfus ise 14.633.951'dir. Protestan ve Katolikler iskana tabi tutulmamışlardır. Ermeni mezhebi mensuplarından ise tahmini olarak 500.000 civarında kişi yer değiştirmiştir. 1500.000 Ermeninin öldürüldüğü iddialarının hiçbir mesnetdi yoktur. O günkü şartlarda bazı batılı kalemlerce savaş şartları sebebiyle kaleme alınan propagandist yazı ve eserlerde bile bu rakam telaffuz edilmemektedir. Ölen Ermeni sayısının 200.000 civarında olduğu izan sahibi bilim adamlarının ortak kanaattir. Balkan harplerinden sonra sadece balkanlardan Anadolu'ya yapılan zorunlu göç esnasında sefalet ve perişanlıktan ölen Türklerin sayısı 600.000'nin üzerindedir. Başbakanlık Osmanlı Arşivi belgelerinden yola çıkarak yapılan hesaplarda ise aynı dönemde Ermeniler tarafından katledilen Türklerin sayısının yine 500.000'in üzerinde olduğu görülmüştür.

 

Zorunlu göçe tabi tutulan Ermeniler, 1. Dünya savaşının sonuna doğru Ekim 1918 yılında yurtlarına dönmelerine izin verilmiştir.

 

/ Mümin YILDIZTAŞ

http://www.halkgazetesi.com.tr/author_article_detail.php?id=2850

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Tarih: 15:28, 22/7/2009 Kategori: Makalat
Yorum yaz

<- | Sonraki Sayfa ->