Tanım
Nasıl Olsa Görgü Tanığı Kalmadı Deyip Meydanın Boş Kaldığını Zannedenler Yanılıyorlar.
Bağlantılarım
*
*
*
*
 Free Hit Counters
Kategoriler
Soykırım Gerçeği
|
Korkusuzca Tartışmak Yararlı
PKK sempatizanlığı ve Ermeni destekçiliğiyle bilinen Soros beslemesi Bilgi Üniversitesi'nin her nasılsa Doç. Dr. ünvanı verilmiş, üstelik de (Mete Tunçay gibi bir tarih saptırıcının bölüm başkanlığı yaptığı yerde) tarihçi ve tam zamanlı ders veren Levent Yılmaz isimli "öğretim üyesi"(!), Türk Tarih Kurumu Başkanı sayın Halaçoğlu karşısında bilgisizliğini döktürüyor... İşte Halaçoğlu'nun Levent Yılmaz'a ünvan almakla gerçekten bilgili olunamayacağını gösteren 2 yazısı, (Melike FK)
Türkiye'de 1915 olaylarının bir şekilde farklı düşünceler içinde olanlar tarafından korkusuzca tartışılmasında büyük yarar görüyorum. Bu nedenle sayın Levent Yılmaz'ın sorularını, Radikal okuyucularının da izlemesi açısından faydalı buluyorum.
Levent Yılmaz'ın 1 Eylül 2007 tarihli açık mektubuna açık cevap (1)
Sayın Yılmaz'ın bilimsel araştırmaları incelendiğinde, Ermenilerle ilgili bir araştırma yapmamış olduğu gözlenmektedir. Buna karşılık şahsıma yönelttiği sorulardan konuya duyarsız olmadığı izlenimini edindim. Öte yandan pek çok kitapta yönelttiği soruların cevaplarının bulunmasına rağmen, tarafıma 'Açık Mektup' şeklinde sorular sormasını, kamuoyunun da bu konularda bilgilenmesine yardımcı olmak istediği şeklinde yorumluyorum. Nitekim Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü'nün gayretli çalışmaları sonucu araştırmacıların istifadesine sunduğu Ermeni sorunuyla ilgili çoğu belgeleri ve çevirilerini görmüş olduğunu düşünüyorum. Zira kendisi Osmanlı Arşivi'nde hiç araştırma yapmamasına rağmen (zira arşivde araştırma yapanların, çalıştığı tarih ve konusu ile gördükleri veya fotokopisini aldıkları belgeler bilgisayara kaydedilmektedir) sorularında bazı belgelerden söz etmektedir. Aslında araştırıcıların tarihi belgeleri, orijinalinden incelemeleri tarih metodolojisinin bir gereğidir. Tabii ki bunun için Osmanlıca bilmek şarttır. Ayrıca Türkiye'de 1915 olaylarının bir şekilde farklı düşünceler içinde olanlar tarafından korkusuzca tartışılmasında büyük yarar görüyorum.
Bu nedenle sayın Yılmaz'ın sorularını, okuyucuların da izlemesi açısından faydalı buluyorum. Şimdi sayın Yılmaz'ın sorularının cevaplarına gelelim:
1. 14 Mayıs 1331 (27 Mayıs 1915) tarihli kanun bugün kısaca tehcir kanunu olarak bilinmektedir. Bu kanun iddia edildiği gibi sadece Ermenileri ya da Hıristiyan Osmanlı vatandaşlarını sürgün etmek için çıkarılmış bir kanun değildir. Aynı kanun çerçevesinde savaş bölgesi veya stratejik noktalardan Fransız, İngiliz ve Ruslarla işbirliği yaptıkları için yoğun olarak Ermeniler nakladilmekle birlikte, Rum, Suryani ve Müslüman Araplar da nakledilmiştir. Buna bağlı olarak sayın Yılmaz'ın tehcirin hangi illere uygulandığı sorusu da bu bakımdan anlamını yitirmektedir. Bununla beraber tehcirin uygulanmadığı iller olarak, İstanbul, Edirne (Trakya dahil), Kastamonu, İzmir, Aydın, Antalya, Manisa sayılabilir. Kanunun içeriğinde de belirtildiği gibi savaş esnasında askeri otoritelerin ülke savunması için aldığı kararlara karşı silahlı eylemelere girişenler (etnik ve dini durumuna bakılmaksızın) nerede olursa olsun zorunlu göçe tabi tutulmuş veya hapsedilmiştir. Tıpkı İkinci Dünya Savaşında ABD tarafından Pasifik kıyılarındaki Japonların iç kesimlere nakli gibi. Böyle bir nakletme hakkı, tabii ki Osmanlı Devleti için de geçerliydi. Nitekim Ermenilerin Suriye'ye nakilleri, Arnold J. Toynbee tarafından bile "yasal bir güvenlik önlemi" (a legitimate security measure) olarak değerlendirilmiştir (Acquaintances, OUP, New York-Toronto, 1967, s.242.). Sayın Yılmaz'ın bu soruyu sorması bir art niyeti ortaya koymasına karşılık, kendisini de gülünç duruma düşürmektedir. Öte yandan kanunun uygulanmasına dair muhtelif çalışmalar bulunmaktadır. Mesela bununla ilgili olarak TTK tarafından yayınlanmış kitaplar bulunduğu gibi (Bkz. Kemal Çiçek, Ermenilerin Zorunlu Göçü 1915-1917, Ankara, 2005; H.Özdemir, Y.Halaçoğlu, K.Çiçek, Ö.Turan, R.Çalık, Ermeniler : Sürgün ve Göç, Ankara 2005), bendenizin de 'Sürgünden Soykırıma Ermeni İddiaları' (İstanbul 2006), 'Ermeni Tehciri ve Gerçekler' (Ankara 2001) isimli kitaplar incelenebilir. Sayın Yılmaz adeta bunları görmediğini ispata çalışmıştır. Öte yandan, sayın Murat Bardakçı tarafından yayınlanan belgeler hakkında, sanki sayın Bardakçı'nın bunların Talat Paşa'nın hatıra defteri olmadığını söylediğini ve yazdığını bilmiyormuş gibi soru sormaktadır. Bununla ilgili açıklamalarında sayın Bardakçı, yayınladığı belgelerin Talat Paşa'nın evrakı arasında çıktığını, belgelerdeki yazıların da Talat Paşa'ya ait olmadığını zaten açıklamıştı. Buna rağmen sayın Yılmaz'ın bir akademisyen olarak hala bu evrakı soruyor olması da anlaşılır şey değildir. Bu evrakta nakillerin sadece Suriye'ye olmadığı, yakın şehir ve kasabalara da yer değiştirme şeklinde uygulandığı ifade edilmiştir. Sayın Yılmaz şayet arzu ederlerse bunu sayın Bardakçı'ya sorabilir. Kaldı ki Talat Paşa'ya ait olduğu söylenen söz konusu defterdeki yazıyla birebir aynı karakterde yazılmış tehcir olunacaklarla ilgili bir cetvel de ATASE tarafından yayınlanmıştır (Arşiv Belgeleriyle Ermeni Faaliyetleri, 1914-18, Ankara, 2005, C. I, s. 439-444).
2. 13 Eylül 1331 (26 Eylül 1915) tarihli kanun, yine etnik bir ayrım gözetmeksizin zorunlu iskâna tabi tutulan kişilerin mal ve borçlarının devlet tarafından koruma altına alınması ile alakalıdır. Nitekim bakanlar kurulu mazbatasında "iskân edilenlerin memleketlerinde kalan mal ve eşyalarının veyahut kıymetlerinin kendilerine uygun şekilde iadesi yapılacaktır" denilmektedir. Savaş sonrasında malların iade edilmesiyle ilgili kararlar da çıkmış, hatta zarara uğradığını söyleyenler tarafından mahkemelere başvurulmuştur. Bunların örnekleri Devlet Arşivleri
tarafından yayınlanmıştır.
3. Zamanımızda 'tehcir kanunu' olarak nitelendirilen 'Sevk ve İskân Kanunu' elbette Takvim-i Vekayi'de yayınlanmıştır. Bu arada sayın Yılmaz'a, Takvim-i Vekayi'nin 'Resmi Gazete' olduğunu ve orada yayınlanmadan hiçbir kanunun yasalaşmadığını hatırlatmak isterim.
4. Bu kanun gereğince, tehcir edilenlerin malları, alacakları ve borçları, bu iş için kurulan komisyonlarca yapılmıştır. Komisyonların kuruluş ve çalışma esasları ile ilgili arşivlerde sayısız belge bulunmaktadır ve TTK tarafından yayınlanan eserlerde bu belgeler açıkça değerlendirilmiştir. Komisyonların kurulduğu ve malların tasfiyesini en iyi şekilde yaptığı yabancı konsolos raporları ile de sabittir (US Archives, NARA 867.4016/142. Diğer örnekler için bkz. Kemal Çiçek, Ermenilerin Zorunlu Göçü, s.63-76). Sayın Yılmaz'ın tehcir edilenlerin geride bıraktıkları mallarının tasfiyesinin kabulüyle nasıl bir sonuca ulaşmak istediği anlaşılamamaktadır. Tehcir edilenler yükte hafif değerde ağır eşyalarını yanlarına aldıklarına göre, geride kalan mallarının (hasadı gelen üzüm, satılacak şarap, değer kaybına uğraması muhtemel eşya veya malın) devlet tarafından emniyet altına alınması kararı, savaş sırasında hükümetin yaptığı en insani uygulamadır. Tasfiyenin her ilde titiz bir şekilde yapıldığı elbette savunulamaz ama ülkede savaş durumu yaşandığı da göz ardı edilmemelidir.
5. İlgili kanun çerçevesinde tehcir uygulanan illerde Emlak-ı Metruke Komisyonlarının kurulmasının kararlaştırıldığı bilinmekle birlikte kaç komisyon kurulduğuna dair bir bilgiye rastlanmamıştır. Bununla beraber tasnif edilen belgelerden komisyonların kurulduğu kesin olarak anlaşılmaktadır.
Ne yazık ki savaş ortamı olması dolayısıyla taşrada tutulan defterlerin merkeze yollanamadığı anlaşılmaktadır. Taşra arşivleri ise büyük savaşın ardından Milli Mücadele döneminin yaşanması dolayısıyla yokolmuş veya belki de işgalcilerin eline geçmiştir. Şayet bir şekilde bu defterlere ulaşılacak olursa, diasporanın iddialarına en güzel yanıt bu defterler olacaktır.
6. Terkedilmiş Mallar Komisyonunda kimlerin bulunduğu sorusuna gelince : 10 Haziran 1915 tarihli yönetmelik, Terkedilmiş Mallar Komisyonu'nda bir başkan ile iki resmi görevlinin bulunacağını, bunların Dâhiliye ve Maliye bakanlıklarından olmasını öngörmüştür. Diğer görevlilerin seçimi, komisyonun bu üyelerine bırakılmıştır. Trabzon'daki Amerikan konsolosu Oscar S. Heizer, söz konusu komisyonun tehcir edilenlerin mallarını nasıl defterlere kaydettiğini ve depoladığını yazmaktadır (US Archives, NARA867.4016/142). Tehcir edilenlerin mallarına sahip çıkılması Osmanlı hükümetinin duyarlılığını ve tehciri geçici bir uygulama olarak gördüğünü ortaya koymaktadır. Zira ne Müslümanları Kafkasya'dan Anadolu'ya süren Rusya'nın, ne de diğer Balkan devletlerinin Anadolu'ya göç ettirilen Türk/müslüman göçmenler hakkında benzeri bir uygulaması söz konusudur.
7. Sayın Yılmaz'ın Emlak-ı Metruke Komisyonları'nı ısrarla 'Tasfiye Komisyonları' olarak adlandırmasına katılmak mümkün değildir. Bu komisyonların resmi adı 'Emlak-ı Metruke Komisyonu' olup, tehcir edilenlerin geride kalan mallarının korunması veya değer kaybetmesinin önüne geçilmesi amacıyla hizmet vermişlerdir. Bugünkü Türkçeye aktarırsak, 'Terkedilen Mallar Komisyonu' karşılığındadır. Tasfiye anlamı çok farklı bir kelimedir. Yukarıda da ifade edildiği gibi bu komisyonlar tehcirin yoğun olarak yapıldığı illerde kanun gereği kurulmuştur.
8. 13 Eylül 1331 (26 Eylül 1915) tarihli kanunda ve önceki kanun ve yönetmeliklerde ifade edildiği gibi komisyon tarafından kayıt altına alınan mallar sahiplerine iade ve dönüşlerinde teslim edilecektir. Savaş sırasında ve sonrasında komisyonlardaki para ve eşyaların Ermenilere teslim edildiğine dair arşivde sayısız belge bulunmaktadır. (www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/) Ancak yazarın iddia ettiğinin aksine, 10 Haziran 1915 tarihli yönergeye göre mal sandıklarında emanete alınan menkul ve gayri menkulün değerlendirilmesi tamamen Dahiliye (İçişleri) Bakanlığı'nın yetkisine bırakılmıştır.
9. Tehcir edilen Ermenilerin malları üzerindeki haklarını elde etmeleriyle ilgili o tarihte bir düzenleme söz konusu değildir. Malların iadesi ile ilgili esas kanun 1 Kasım 1918 tarihinde yayınlanmıştır. Bu kanunun 4. maddesinde ise açıkça Ermeni evlerinde oturan muhacir ve mültecilerin çıkarılarak asıl sahiplerine verilmesi ve mülklerin iadesinin yapılmasını emretmektedir. Nitekim bir belgeye göre kanunun çıkmasından itibaren 30-40 gün içinde Ermenilerden 23.420 kişinin meskenlerine yerleştirildiği, bu sayıya kendi imkanlarıyla yerleşenlerin eklenmesi durumunda 60.000 kişinin bu şekilde evlerine yerleştiği belirtilmiştir (BOA, BEO., 341055; Tasvir-i Efkar, 22 Aralık 1918, nr. 2598). Öte yandan bir ABD belgesine göre geriye dönenler ve Anadolu'da yaşayanların Sevr öncesinde, 644.900 kişi olduğu bilgisi yer almaktadır (US Archives, NARA 860 J.584).
10. Borçlu Ermeniler istisna tutulmak kaydıyla, incelediğimiz belgeler ışığında tehcir edilen Ermenilerin mallarına haciz konmasının söz konusu olmadığı belirtilmelidir. Zira o tarihte Ermeni mevduatlarının büyük kısmı Fransız ve İngiliz sermayeli Osmanlı Bankası'nda bulunmakta idi.
11. Ermeni mallarının iadesi konusunda 1918 sonrasında iktidarda olan bütün hükümetler titizlikle hareket etmişlerdir. Bunun için 'Geri Dönüş Kararnamesi' çıkarılmıştır (Bkz. BOA, Bâb-ı Âlî Evrak Odası, No. 341055; Ayrıca orijinali için bkz. Y.Halaçoğlu, Sürgünden Soykırıma Ermeni İddiaları, İstanbul 2006). Ayrıca bu konuda Doç. Dr. İbrahim Ethem Atnur ve Dr. Bülent Bakar başta olmak üzere bazı araştırmacıların eserleri vardır. Bu eserlerde terkedilmiş malların iadesinin hangi şartlarda yapıldığı ve hükümetin konuya titizlikle yaklaştığı belgelerle aydınlatılmaktadır. Sayın Yılmaz'ın arşivde malların iadesi ile ilgili olarak BOA, BEO'da 340947 nolu belgeyi de incelemesini öneririm. Bu belgeden sorusuna daha tatmin edici yanıt alabilecektir.
TBMM'nin 14 Eylül 1338 tarih ve 284 numaralı kararının gerekçesini Uluslararası bir anlaşma olan Lozan Barış Antlaşması oluşturmuştur. Bu bakımdan kararın gerekçesini öğrenmek isteyenler Lozan Barış Antlaşması'nın ek protokollerini okudukları takdirde bilgi elde edebilirler.
12. Sayın Yılmaz, Anayasa Mahkemesi'nin 31.07.1963 tarihli kararının, Resmi Gazete'nin tarih ve sayısını da vererek yayınlandığını belirtmesine rağmen, tarafıma kararın yayınlanıp yayınlanmadığını sorması anlaşılamamıştır. Bu kararda 6 Ağustos 1340 (1924) tarihinde malının başında bulunmayanların, bu tarihten sonra Türkiye'ye dönseler de, mallarının hazineye intikal edeceği belirtilmiştir. Evet bu karar yukarıda söz konusu edilen Lozan Antlaşması'nın tartışılan hususlarından biridir. Bu malların kime verildiği, bedeli, satılıp satılmadığı gibi konuları ayrı bir çalışma konusudur ve sayın Yılmaz bu konularda bir araştırma yapacak ve kamuoyuna açıklayacak olursa, büyük memnuniyet duyacağımızı belirtmek isteriz.
Bununla beraber bu konuda bir açıklama yapmak zarureti de görülmektedir :
Anayasa Mahkemesi kararı dayanağını Lozan Antlaşması'ndan almaktadır. Bu bağlamda müttefik devletlerce görüşmeler sırasında Ermeni mallarına ilişkin dile getirilen talepler Türkiye tarafından reddedilmiştir. Bu durum müttefik devletlerce de kabul edilmiştir. Lozan Antlaşması'nın
64. ve 65. maddeleri incelendiğinde Ermenilere ait malların iadesi konusunda Türk devletinin bir devletler hukuku yükümlülüğü altına girmediği görülecektir:
Lozan Antlaşması'nın 64. maddesi bu antlaşmada mali bakımdan zarara uğrayanları müttefik devlet vatandaşı gerçek ve tüzelkişiler veya bu devletlerin vatandaşı olmadığı halde müttefik (Türkiye'nin karşısında düşman olarak yer alan) devletlerce 'himaye' edildiği için Osmanlı makamlarınca düşman muamelesine maruz kalanlar (himaye altında olanlar) şeklinde belirlemiştir.
Yusuf Halaçoğlu / Türk Tarih Kurumu Başkanı |
Tarih: 00:14, 10/11/2007 Kategori: ErmeniSorunu |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Gerçekten de Belgeler Zehirlidir
Keşke Boston'da araştırmaya açık olmayan Taşnak arşivlerini de araştırmamız mümkün olsa. Herhalde tarihçi olarak çok şey öğreniriz. Yoksa bir belgeyle, bundan 90 sene önce olmuş bir olayı, gözlerimizle görmüş, yaşanmış gibi kabul etmemiz bilim adamlığıyla bağdaşmaz
Sayın Levent Yılmaz'ın 17.10.2007 tarihli Radikal'de çıkan yazısına cevaptır:
Sayın Yılmaz,
'Belge zehirli bir meyvedir' başlığı ile bana cevap vermişsiniz. Tarih araştırmalarında herkes bilir ki belge, temel kaynaktır. Tabii ki belgenin niteliğini, tahlilini iyi yapma becerisini gösteremezseniz, başka kaynaklarla karşılaştırma yapamazsınız veya yapmazsanız, gerçekten zehirli bir meyve gibi olabilir. Hele hele geniş tarihi araştırmalar yapmamış, belgeyi tarih metodolojisinin kuralları doğrultusunda kullanmamış, arşivlere sadece istediği bir konuyu ispat için gitmiş veya 'belgelerin dilini' bilmeyenler için daha da etkileyicidir. Bir akademisyenin bunları bilmemesi mümkün değildir. Ama beni bunlardan çok, tarafıma yanıt olarak gazetede verdiğiniz cevaplar hayret içinde bırakmıştır ve bu yüzden aslında cevap verip vermemek ikileminde kaldım. Neden mi? Yazınızın başında ve 10. maddesinde öyle iddialar ve ifadeler kullanmışsınız ki, şaşırmamak elimde değildi.
Sayın Yılmaz. Osmanlı Tapu tahrir defterlerinin en son geldiği tarih 1650 yıllarıdır. Yani tapu tahrir defterleri Osmanlı Devleti'nin kuruluş ve genişleme dönemine ait vergi veren nüfusu tespit için tutulmuştur. Yani 15. yüzyıldan başlar, 17. yüzyılın ortalarına kadar gelir. En yoğun olduğu dönem 16. yüzyıldır. Bu defterlerde bütün şehirlerdeki mahalleler, köyler, mezralar ve hatta aşiretler ile yaylak ve kışlakları dahil tüm bölgenin insanlarının baba adlarıyla kayıtları, elde ettikleri ürünler ve bunlardan alınan vergileri yer alır. Sizin düşündüğünüz gibi bu defterler tapu kayıtlarını ihtiva etmez. Dolayısıyla ifade ettiğiniz TARBİS projesi 16. yüzyıl kayıtlarıyla ilgilidir. Buna rağmen düşünün ki siz benden 1914 ve 1916 yıllarına ait tapu tahrir defterlerinin Türkçeleştirerek TTK sitesine konulmasını istiyorsunuz ve bunu 20. yüzyıldaki, yani 300 yıl sonraki Ermeni mülkleriyle ilişkilendiriyorsunuz. Ne büyük hataya düştüğünüzün farkında mısınız? Kusura bakmayınız ama bu isteğiniz bile sizin bu konuda ne kadar bilgisiz olduğunuzu ortaya koyuyor. Ayrıca 20. yüzyılda tapu tahrir defteri olmadığını bilmemenizin ötesinde, her tarih araştırıcısının haberdar olduğu böylesine basit bir konudaki bilgisizliğiniz Ermeni konusunda söylediklerinize de ne derece inanılıp inanılmayacağını sorgulamayı gerektiriyor.
İkincisi ise arşivde araştırma yapanların isimlerinin ve kullandıkları belgelerin kayıt altına alınmasına şaşırmışsınız ve hatta bu konuda dava bile açabileceğinizi yazmışsınız. Komik duruma düşüyorsunuz. Arşivlerde araştırma yapanlar gayet iyi bilirler ki, aldıkları her belge kendilerine zimmetlenir, fotokopisini aldıkları her belgenin kaydı kendi dosyasına konulur; bundan bile haberiniz yok. Öyle ki bu durumda sizin İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri gibi yabancı arşivlerde de araştırma yapmadığınız ve buraları da bilmediğiniz ortaya çıkıyor.
Zira İngiltere'de arşive gittiğinizde size üç nüsha kopyalı belge imzalatılırdı ve aldığınız her belgenin numarası da kaydedilirdi. Şimdi ise daha da ileri gidilmiş, tarafınıza verilen manyetik okumalı bir kart ile tüm belgeleri alma veya teslim etme usulü getirilmiştir. Hatta, kafeteryaya gittiğinizde bile bu kartla ancak giriş-çıkış yapabilmektesiniz.
Ayrıca araştırma salonları kameralarla kontrol altında tutulmaktadır. Yani hangi saatte nerede olduğunuz sürekli takip altında bulunmaktadır. Bilim adamlarının arşivlerde yaptığı araştırmaların gizliliği yoktur ve bu, bütün arşivlerde böyledir. Çünkü belgeler araştırmaya açılmışsa, gizliliği kalkmış demektir. Belgelerin araştıranlara zimmetlenmesinin ve onun dosyasına kaydedilmesinin iki sebebi vardır. Birincisi belgeyi alan kişinin o belge üzerinde, konulmuş kurallara aykırı herhangi bir hareketi olup olmadığı ve gerektiğinde takibi (belgenin çalınması, tahribi vs.), ikincisi ise, bir konuda araştırma yapacakların, kendilerinden önce herhangi bir kişinin o konuyu araştırıp araştırmadıklarını öğrenmelerinin sağlanmasıdır. Bu, arşivcilikte normal bir uygulamadır. Galiba siz arşiv denince her şeyin gizli olduğu gibi bir inanca sahipsiniz. Halbuki arşiv araştırmaları bütün dünyada açık bilimsel çalışmalardır ve herkese serbesttir.
Bu girişten sonra size arşiv belgeleri konusunda nasıl bir cevap vereceğimi de doğrusu bilemiyorum. Zira belgelere tapan biri olmadığınızı söylemekle birlikte gerekliliğini de söylüyorsunuz; buna karşılık ifadenizden, sanki bizim belgelere taptığımız gibi bir anlam çıkıyor. Tarih tabii olarak belge ile yazılır. Bu belge yazılı materyal olabilir, kültürel yapılar olabilir, arkeoloji olabilir, hatırat türünden olabilir. Tarih metodolojisi dediğimiz ve tarihçiler için olmazsa olmazların başında gelen şüphecilik, her bilim adamının uyması gereken bir husustur. Belgeye tapmadığını söyleyen, buna karşılık İzmir'den tehcir yapıldığını ifade eden birinden, nasıl belgenin zehrinin etkisinde kaldığını ve bilmeden yediği bu meyvenin onu nasıl yanlışlara düşürdüğünü görmesini bekleyemeyiz.
Anladığım kadarıyla Ermeniler için kullanılan 'tehcir'in ne demek olduğunu da bilmediğiniz anlaşılıyor. Zira İzmir'den komite üyesi oldukları için nakledilen 256 kişi dışında kimse sevk edilmemiştir (Bkz. DH.EUM. 2. Şube, nr.68/260). Atıfta bulunduğunuz belgeyi dikkatlice inceyecek olursanız, sevk edildiği söylenenlerin, söz konusu edilen komite üyeleriyle ilgili olduğunu göreceksiniz ve ayrıca buradaki nüfusun tehcirden kurtulduğunu belirten yabancı arşiv kaynaklarıyla da teyit edebileceksiniz.
Tabii olarak, bu gibi belgelerden haberiniz olmadığı için İzmir'in de tehcir alanı olduğunu iddia etmektesiniz. Keza aynı şekilde Manisa, İstanbul, Tekirdağ gibi yerlerden de İzmir gibi sadece komitelere destek veren kimseler sevke tabi tutulmuştur. Öte yandan şayet tehcir sizin söylediğiniz şekilde sadece Ermeniler için çıkarılmış olsa bile, o zaman aklınıza şu sorunun gelmesi gerekmez mi? Osmanlı yönetimi neden sadece Ermenilerden kurtulmak istedi de, onlardan daha fazla nüfusa sahip Rumlardan kurtulmak istemedi ve onları bir başka bölgeye sürmedi? Bunu da bir düşünseniz ya. Öte yandan İstanbul'daki 100 bin civarındaki Ermeni'yi, Kastamonu'daki 14 bin, Edirne'deki 19 bin Ermeni'yi neden sürmedi? Belki diyeceksiniz ki onlar çok göz önündeydi. Pekâlâ, o sırada Anadolu'da ABD, Almanya, Avusturya konsolosları ile misyonerler ve yabancı okul öğretmenleri yok muydu? Özellikle bu saydıklarımızın 'tehcir' denilen sevk sırasında Ermeni kafileleri ile birlikte hareket ettikleri de göz önüne alınacak olursa, Anadolu'daki Ermenilerin göz önünde olmadığı söylenebilir mi?
Öte yandan olaylara tek taraflı bakmadığınızı söyleyebilir miyiz? Hele hele sadece 1914 başından 1915 Mayıs ayında 'tehcir' kararı alınıncaya kadar, Ermeni komiteleri tarafından katledilen Müslümanların sayısının 122 binden fazla olduğunu düşünürseniz. Dünya Savaşı başladıktan sonra Ruslarla, İngilizlerle ve Fransızlarla Ermeniler işbirliği yaptılar mı yapmadılar mı? Bunlara da bir baksanız ya? Kaç yerde aynı zamanda Ermeni isyanı çıktı, daha sevk ve iskân kanunu çıkmazdan önce? Bir tarihçinin bunları da düşünmesi gerekmez mi daha objektif olabilmek için? Ermenilerin yaşadığı trajediden veya katledilmelerinden bahsederken tarihçi olarak, her iki tarafın da yaşadıklarını araştırmak gerekmez mi?
Mesela 1914 ile 1922 yılları arasında Ermeniler tarafından katledilen Müslümanların sayısının 530 bin kişi olduğunu biliyor musunuz? Bu katledilenlerle ilgili olarak Rus generallerin raporlarından haberiniz var mı? Bizzat olayların içinde olan ve katliamları bizzat gerçekleştiren Antranik'in hatıratını okudunuz mu?
Dolayısıyla olaylara ne İttihat Terakki hükûmetini savunmak, ne Ermenilerin suçsuzluğunu ispat için çalışılmamalıdır. Tarihçinin sorumluluğu, yaşadığı zamandan onlarca yıl önce olmuş bir olayı en doğru şekilde ortaya koymak ve hiç kimsenin vebalini sırtına almamak için tarafsız olmaktır. Bu sebeple bizim bir tarih bilim adamı olarak, o tarihte nelerin yaşandığını araştırmamız ve olayların sebep ve sonuçlarını, başta Osmanlı ve diğer o dönem taraf devletlerin arşiv belgelerini kullanarak tespit etmemizdir ve tarafımızdan da bu yapılmaktadır.
Herkesin bildiği gibi, 1915 yılında 1.5 milyon Ermeni'nin öldüğü iddia ediliyor. Gerçekten bu iddia doğru mudur ve 1915'te neler olmuştur? Herkes bilir ki, tarihte birtakım olaylar olduğunda bunun karşı yönü de vardır. İddiaların doğruluğunu araştırırken, nedenleri de araştırılır. Doğruya en yakına ulaşmak için her iki tarafın da belgelerine bakılır. Bu iddialara karşı başta Ermeni Milli Delegasyonu Başkanı olan Boghos Nubar Paşa'nın Fransız arşivlerinde bulunan ve Fransız Dışişleri Bakanı'na yazdığı mektuplar, ABD'nin Mersin, Halep konsoloslarının raporları, Alman konsolos ve büyükelçisinin raporları, o sırada yazılmış sürgündeki Ermenilerin mektupları, yardım kuruluşlarının raporları ve tabii olarak Osmanlı Devleti'nin belgeleri karşılaştırmalı olarak değerlendirilmek zorundadır.
Keşke Boston'da araştırmaya açık olmayan Taşnak arşivlerini de araştırmamız mümkün olsa. Herhalde tarihçi olarak çok şey öğreniriz. Yoksa bir belgeyle, bundan 90 sene önce olmuş bir olayı, gözlerimizle görmüş, yaşanmış gibi kabul etmemiz bilim adamlığıyla bağdaşmaz. Şayet olaylara böyle bakacak olursanız, 1915'te neler olduğunu, mağdur Ermeniler kadar mağdur Müslümanları, emperyalist devletlerin Ermeniler üzerinde oynadıkları oyunları, Osmanlı Devleti'nin Ermenilere karşı uygulamasını daha tarafsız bir şekilde değerlendiremezsiniz.
Halbuki objektif olduğunuzda, 1895'te başlayan Ermeni isyanlarını ve bu isyanların hangi örgütler tarafından çıkarıldığını, bu örgütlerin kimler tarafından kurdurulduğunu, isyanların sadece hak aramak için mi, yoksa başka hedeflere mi yönelik olduğunu, o tarihlerden sonra tutuklanan Ermeni militanlarının neden sık sık affa uğradığını ve serbest bırakıldığını da bütün yönleriyle ortaya koyabilirsiniz. Tabii buna bağlı olarak bugün hukuktan, demokrasiden bahseden, ama düne kadar sömürgelerindeki insanların sırtına basarak, ekonomik kaynaklarını kullanarak kalkınan ve bugünkü refah toplumu haline gelen devletlerin, parlamentolarında 'soykırım' kararlarını almalarındaki hikmeti daha iyi kavrayabilirsiniz. Aksi takdirde 18 Aralık 1918'de çıkarılan geri dönüş kararnamesine rağmen, bu defa da işgal kuvvetleriyle işbirliği yapan Ermenilerin, ikinci defa, bu kere sürgün edilmedikleri halde, yaşadıkları toprakları terk etmelerini anlayamazsınız.
Osmanlı arşivlerinde 'henüz bulunmadığı' için nerede diye sorguladığınız emlâk-ı metruke defterlerine karşılık, Boston'da, Ermenistan'da Taşnak arşivlerinde ne gibi bilgilerin ve belgelerin olduğunu da sormak aklınıza gelmez. Aynı tarihlerde Erivan'dan ve Kafkasya'dan sürgün edilen Müslümanların mallarını da sormayı düşünmezsiniz; onların da Ermeniler gibi mağdur olup olmadıkları sizi hiç ilgilendirmez. Zira insanlık sadece Ermenilerin haklarını aramaktır size göre. Bu anlayış sizi, 16. yüzyıla ait olmasına rağmen tapu tahrir defterlerinin neden yayınlanmadığını sormak hatasına düşürür. Gerçekten hangi ölçüde tarafsız olduğunuzu sizin vicdanınıza havale ediyorum. Biz insan olarak, etnisitesine bakmaksızın acı çeken herkesin yanındayız, ama acı çektirenlerle ve yaşanmışları çarpıtanların yanında değil.
Yusuf Halaçoğlu / Türk Tarih Kurumu (TTK) Başkanı |
Tarih: 00:12, 10/11/2007 Kategori: tarih |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Kuzey Irak - Ermenistan hattı. Biz kiminle savaşıyoruz.
Başbakan Erdoğan, PKK’nın elindeki Amerikan silahlarının peşini bırakmamakta kararlı. Haklıdır. Eğer siz kendi envanterinizdeki silahların kimlerin eline geçtiğini bilemeyecek bir dağınıklık içindeyseniz, en hafif deyimle ‘devlet değilsiniz’ demektir. Sınır ötesi harekatları sürdüren bir süpergücün ‘silahların akıbetinden haberim yok’ demesi ne kadar inandırıcı.
Ama durun. Bitmiyor. Bakın PKK’nın elindeki öldürücü stokların çeşitlerine. Ağır uçaksavar bataryaları: Ruslar tarafından Ermeniler’e Dağlık Karabağ savaşında verilen silahların bir bölümü. Rusya yapımı Strealla 2 füze sistemleri: Rusya tarafından Sırbistan’a verilen bu silahlar Ermenistan üzerinden örgüte aktarılmış durumda.
Mayınlar: İtalya. Mayını uzaktan patlatma düzeneği ve bağlantılı telefon sistemi: Ermenistan. Patlayıcılar:TNT-C4-A4 (Portekiz ve Amerikan yapımı) Hafif silahlar: Avusturya, Rusya, ABD, Polonya, Almanya yapımı M5-M4-AK47-Colt-Smith Wesson-Glock-Walther-PM48 (Bu sonuncu Irak’taki Amerikan askerleri için Polonya’da özel olarak üretildi).
Şu ‘çeşitliliğe’ bakar mısınız. Biz kiminle savaşıyoruz.
Ermenistan faktörü
Türkiye, bütün dikkatini Kuzey Irak üzerinde yoğunlaştırmış durumda. Saldırı esas olarak oradan geliyor. Ama işin perde arkasına tam olarak baktığınızda benzer bir harekatın belki de vakit geçirilmeden Ermenistan’a da gerçekleştirilmesi gerektiği ortaya çıkıyor. PKK’nın silah-mühimmat akışı, eğitim kamplarının bir bölümü ve uluslar arası bağlantılarını sürdüren isim ve büroları bu ülkede. Ayrıca. Ordu bütün yolları tıkadığından Kuzey Irak’a geçemeyen PKK militanları, Anadolu’ya sızma ve kaçmada doğrudan Ermenistan sınırını ve topraklarını kullanıyor.
Yani. Mesut Barzani-Celal Talabani ikilisi bu denklemde ne iseler, Ermenistan Cumhurbaşkanı Robert Koçaryan da o! Ermenistan, yaklaşık 50 bin kişilik Yezidi Kürd nüfusu ile dikkat çekiyor. Bu sayı, Irak’ta yaşayan 300 bin Yezidi Kürd’ten sonraki ikinci büyük nüfusu işaret ediyor. Azerbaycan’a karşı verilen Dağlık Karabağ Savaşı’nda bu Yezidi Kürdler, Ermeniler’in yanında savaşa katılmalarıyla biliniyorlar. PKK, Ermenistan topraklarında esas olarak Yezidi Kürdler’in yaşadıkları bölgelerde bulunuyor.
Karayılan ve diğerleri Cebel Sincar’da
Türkiye’nin Kuzey Irak’a dönük harekatının artık kaçınılmaz noktaya geldiğinin anlaşıldığı bugünlerde, Murat Karayılan gibi PKK’nın üst düzey yöneticilerinin Kandil Dağı’ndan kaçmaları çok normal. Ama, Kandil’den kaçıp, Irak’taki Yezidi Kürd’lerin yaşamakta olduğu Cebel Sincar’a yerleşmeleri bir tesadüf olarak görülebilir mi? Cebel Sincar, nüfus ağırlığı Türkmen olan Telafer’e yakın, tıpkı Kandil bölgesi gibi dağlık alanda saklanma olanağı sunan bir coğrafya olarak dikkat çekiyor. Amerikan kuvvetlerinin son iki yılda, bu son derece stratejik bölgeye neden üst üste harekatlar düzenledikleri, hatta Telafer’de masum insanların ölümleriyle sonuçlanan baskı politikaları izlediğini de şimdi daha iyi anlıyoruz.
Yani. Eğer Türk Silahlı Kuvvetleri PKK’nın Kuzey Irak’taki varlığına karşı sonuç alıcı bir harekatta, tahminlerin çok ötesinde geniş bir coğrafyayı hedef almak zorunda kalacak.
Azerbaycan’da anlamlı hassasiyet
Madem, PKK konusuna Kafkasya’dan girdik, oradan devam edelim. Bu bölgede yaşanılan hiçbir şey tesadüf değil, her şey birbiriyle bağlantılı. Türkiye’nin şehitlerini verdiği günün hemen ertesinde Bakü’nün muhalefet yayın organlarından Yeni Musavat’ın manşetinde ‘Türk kardeşlerimiz! Sizinle birlikteyiz’ sözlerinin yer alması anlamlıydı. Bunu iktidardaki Yeni Azerbaycan Partisi gençlik kollarının Türk büyükelçiliği önündeki dayanışma gösterisi izledi. Yani. Kardeş Azerbaycan iktidarı-muhalefetiyle, ‘Ermenistan destekli PKK terörüne’ karşı birleşti. Zaten, Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Ünal Çeviköz’ün Azeri mevkidaşı Araz Azimov ile 18 Ekim günü Bakü’de gerçekleştirdiği görüşmede sanırız bütün detaylar ele alınmıştı.
Azerbaycan şimdi 6 Kasım’daki Cumhurbaşkanı Gül’ün Bakü ziyaretini bekliyor. Washington’daki Bush-Erdoğan buluşmasından 24 saat sonra gerçekleşecek bu ziyaretten çok anlamlı açıklamalar ve görüntüler bekliyorum.
/ Ardan Zentürk
http://www.haber7.com/artikel.php?artikel_id=140115 |
Tarih: 17:29, 1/11/2007 Kategori: guncel |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Aptallar İçin Soykırım Rehberi

"Ermeni Soykırımı savı, Türk Ulusu'na hakarettir"
ABD Temsilciler Meclisi Dış ilişkiler Komisyonu`nun kabul ettiği tasarı daha mürekkebi kurumadan sulanmaya başladı. Tasarıdan imzalarını çekmeye başlayanlara Demokrat Partili üyeler de katılınca Amerika`daki Ermeni diasporasının hayallerinin de başka bir bahara kalma ihtimali güçlendi. Amerika`daki Ermeniler hâlâ Demokratlarla Cumhuriyetçiler arasında sıkışmış seçim malzemesi olduklarının farkında değiller. Bu tasarı her seçim dönemi ortaya çıkıyor. Ancak ABD`nin çıkarları ağır basınca tekrar çıktığı tozlu raflara geri dönüyor. ABD balonu irtifa kaybetmeye başlayınca ve de başta İncirlik olmak üzere Türkiye`nin stratejik ve lojistik önemi gündeme gelince Ermeniler`in balondan atılacak safra muamelesi görmeleri kaçınılmaz.
(…) Farkındaysanız Ermenistan`daki Ermenilerin fazla sesi çıkmıyor. Gürültüyü yapanlar Ermenistan dışındaki "tuzu kuru" olanlar.
Yoksulluk ve yokluk içindeki Ermenistan Ermenilerinin binlercesi turist vizesiyle geldikleri Türkiye`de kaçak olarak çalışıp ekmek parası kazanıyorlar.
Türk Hükümeti bu kaçakları toplayıp sınır dışı edecek diye ödleri kopuyor. Keşke bu kaçakları Fransa veya ABD`ye gönderebilme imkânımız olsa da Ermeniler nasıl bir muamele ile karşılaşacaklarını görseler! Ermenistan`ın en önemli sorunu ise Türk sınırının kapalı olması. (…) Belki de Türk Hükümeti, Ermenistan sınırını 3 ay süre ile açıp tekrar kapasa Ermeniler neler kaybettiklerinin daha çok farkında olurlar.
Sözde Ermeni Soykırımı tasarısı, Batının uyguladığı çifte standartı Amerika`da ve Avrupa`da tekrar gündeme getirdi. Birçok sağduyulu, aklı başında yazar konuyu yazdı. Amerika`da dolaşan aşağıdaki e-mail, batının çifte standartıyla dalga geçen, güzel bir örnek.
"Aptallar için Soykırım rehberi"
Toplu katliam, ne zaman soykırımdır ne zaman soykırım değildir!
*Öldürenler: Müslümanlar
Kurbanlar: Hıristiyanlar
Kesinlikle Soykırım
*Öldürenler: Hıristiyanlar
Kurbanlar: Müslümanlar
Kesinlikle Soykırım değildir.
Savaş veya iç savaş denebilir.
*Öldürenler: Almanlar, Fransızlar, Polonyalılar, Slavlar v.s
Kurbanlar: Avrupalı Yahudiler
Soykırımdır.
Ancak sadece Almanlar suçludur.
*Öldürenler: Müslümanlar
Kurbanlar: Müslümanlar
Kurbanlar Batı yanlısı veya öldürenler Batı düşmanı ise Soykırım
Öldürenler Batı yanlısı,kurbanlar Batı düşmanı ise Soykırım değildir.
*Öldürenler: Hıristiyanlar
Kurbanlar: Hıristiyanlar Veri eksikliği. Öldüren ve kurbanların deri rengine göre sonuç değişir. (Öldürenler beyaz, kurbanlar zenci veya kızılderili ise Soykırım değildir.)
*Öldürenler: Gelişmiş Batı Ülkeleri
Kurbanlar: 3. Dünya ülkeleri vatandaşları
Kesinlikle Soykırım değildir.
Anti-Terörizm, Kıtalararası uyuşmazlık! Ve ya baskı rejimlerine karşı savaş olarak nitelenebilir. (Örnek: Afganistan -Irak)"
http://www.soykirimgercegi.com/htmpage.asp?id=614
|
Tarih: 16:07, 27/10/2007 Kategori: ErmeniSorunu |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Ermeni Sorunun Ortaya Çıkışında Amerika ‘nın Rolü

ABD'nin Ermenilere ilgi duyması, karakteristik olarak dağınık bir halde yasayan Ermeniler için yeni bir ufuk açmış ve Ermenilerin Yeni Dünya ile daha sıkı irtibata geçmesini sağlamıştır. Amerikan-Ermeni yakınlaşmasını tabii bir sonucu olarak da, XIX. yüzyıldan itibaren Anadolu'dan ABD'ye toplu Ermeni göçleri başlamıştır. Bu göçler, XIX. ve XX. yüzyıl boyunca devam etmiş, böylece ABD'de özellikle Türk-Amerikan ilişkilerinde ortaya çıkan siyasi bunalımlara sebep olan hatırı sayılır bir Ermeni topluluğu oluşmuştur.
ABD, Ermeni sorununa ilk olarak kendi iktisadi çıkarları açısından yaklaşmıştır.1780'lerden itibaren Anadolu ve Ortadoğu topraklarının kaynak zenginliği ve pazar niteliği, Birleşik Devletleri cezbetmiştir. Bağımsızlığını kazandıktan sonra gerek elde edilen bağımsızlığın korunmasında, gerekse ülkenin(ABD'nin) sahip olduğu zenginliklerin Avrupa'ya sömürge olmaması gayesiyle "Amerika Amerikalılarındır" temel ilkesiyle saptanmış olan Monroe Doktrini'ni (1823) benimsemiştir. Birleşik Devletlerde çok uluslu bir yapı olduğundan birleştirici unsur olarak "Hıristiyanlık" olgusu düşünülmüştür. ABD'nin 1823 yılında uygulama sahasına koyduğu Monroe Doktrini, bir anlamda kendi içine kapanmayı, yani ABD'nin eski dünyanın politikasına uzak durmasını öngörmekteydi. Ancak, dünyanın sömürgeci devletlerce paylaşılmasına kayıtsız kalmanın getireceği zararın bilinciyle, devlet politikası olarak belirlenmiş olan Monroe Doktrini'ni çiğnememek gibi bir esas çarpısınca, her ikisine de uyumlu olan yöntemin, misyonerlerden yararlanmak olduğu görüsü ortaya çıkmıştır.
ABD, (1820'lerden itibaren) misyonerleriyle girdiği Osmanlı ülkesine, önceleri İngiliz Büyükelçiliklerinin vasıtasıyla, daha sonra 1830'da Osmanlı Devletiyle yapmış olduğu anlaşmayla, ticari faaliyetleriyle girmiştir.
Birleşik Devletler, 7 Mayıs 1830 Anlaşmasıyla "the mont favored nation"(en çok kayırılan ülke) statüsünü almıştır. Böylelikle Osmanlı Devleti tarafından kapitülasyon hakları ABD'ye de verilmiştir. ABD'nin Osmanlı Devleti ile yapmış olduğu 1830 Anlaşması ve iki ülkenin ticari anlamdaki yakınlıkları, daha çok ABD'nin isine yaramıştır. Çeşitli olanakları sağlayan Osmanlı coğrafyasındaki verimli topraklar, Amerikan çıkarları bakımından ön planda tutulmuştur.
Washington ile İstanbul arasında yapılan 7 Mayıs 1830 Antlaşmasındaki bir madde, Osmanlı Devleti için ilerleyen yıllarda önemli bir sorunun kaynağını oluşturmuştur. Anlaşmada üçüncü madde olarak belirlenen husus ile Amerikan tüccarları Türkiye'de simsarlar kullanma hakkına sahip olmuş ve bu simsarların her milletten olması koşulu ile de ABD tarafından Türkiye Ermenileri isin içerisine dâhil edilmiştir. Kendi ticari planı olarak ABD, Anadolu'da kıyı kesimlerde Rumlardan faydalanma yoluna giderken, iç kesimlerde de Ermeni kitlesinden faydalanmıştır. Bunun doğal sonucu olarak da Anadolu'da zengin bir Ermeni burjuvazisi ortaya çıkmıştır. Bu burjuva grubuna, yine Amerikalı misyonerlerin yapmış oldukları etkin çalışmalar neticesinde eğitimli bir Ermeni kitlesi eklenince, bu yapılanma artik hasta adam olarak XIX. yüzyılda çeşitli siyasi bunalımlar yasayan Osmanlı İmparatorluğu için önemli sorunları da beraberinde getirmiştir.
Amerikalı misyonerler, Türkiye'de o kadar muazzam çalışmıştı ki, örneğin 1840'larda sadece Suriye'de kutsal kitap basımı ve dağıtımı yıllık 6.000.000 sayfanın üzerine çıkmıştır.1893 yılına kadar Türkiye'de 624 okul, 436 ibadethane açmışlardır. Bu tarihte Türkiye'de 1317 misyoner görev yapmaktaydı ve 1893 yılına kadar Türkiye'de 3 milyon İncil ve yaklaşık 4 milyon da değişik kitap dağıtılmıştı. "ABCFM"nin 1893'e kadar harcadığı para 7 milyon doları asmıştı. Bunun yarıdan fazlası Amerikan vatandaşlarından toplanmıştı.
Amerikan dış misyoner örgütünün sekreteri Judson Smith, yukarıdaki rakamların bir bölümünü sıraladıktan sonra "Bütün bu asil hizmetlerimiz, Ermeni milletini bize karsı sonsuz sevgi ve şükran duygularına gark etti. Ve Ermenileri yüreklerini çelik bir çengelle misyonerlere bağladı. Artik Ermeni milleti, bu koruyucularının ve velinimetlerinin ellerinde bir balmumu parçası gibidir" diyerek Ermenilerin ABD'ye artik bağımlı olduğunu aleni bir şekilde ifade etmiştir.
1908'e kadar Amerikan Protestan misyonerliği isi çok hızlı bir şekilde genişleme göstermiştir. Örneğin 1860'larda görev alanı o kadar büyümüştür ki, üç ayrı alt bölüme ayrılmıştır. Bunlar: Bati Türkiye, Merkezi Türkiye ve Doğu Türkiye'dir. Başlangıçta bu basarî önemli ölçüde eğitim ve dini hareketler yoluyla gerçekleşmişti.1914'e gelindiğinde Amerikan Board aşağıdaki başarılara imza atmıştı.17 istasyon ve bu istasyonlara bağlı 256 diş istasyon şubeleri vardı. Amerikan asilli misyonerlerin sayısı 174'e düşerken bunların yerini Türkiye'den yetiştirdikleri Ermeniler almıştı ki, bunların sayısı 1200'ün
Üzerindeydi. Bunların 82 tanesi bas rahip statüsündeydi. Ayrıca, 137 kilise ile bu kiliselere bağlı 14.000 üye ve 50.000 yandaş bulunmaktaydı.
Ana eğitim merkezleri, İstanbul(Robert Koleji ve Amerikan Kız Koleji), Antep(Merkezi Türkiye Koleji), Merzifon(Anadolu Koleji), Harput(Harput Koleji), İzmir(Uluslar arası Kolej), Van(Van Koleji) ve Tarsus (St Paul'un Koleji)'dur.1914'e kadar misyon okulları ve kolejlerin sayısı 426'yi bulmuştu. Bunun içerisinde 8 kolej, üç ilahiyat fakültesi, 46 orta dereceli okul ve 371'tane de diğer okullar vardır. Bu okullara kayıtlı (1914 itibarıyla) 1700 kolej öğrencisi, 4000 lise öğrencisi ve ilkokullarda ise yaklaşık 19.500 kişiden oluşan kız ve erkek öğrenci kayıtlıdır. Bu okullardaki öğrencilerin tamamına yakinini Ermeni öğrenciler oluşturmuştur.
XIX. yüzyılda, Osmanlı Devleti içerisindeki Ermeniler, Amerikalı tüccarlar ve misyonerler vasıtasıyla peyderpey ABD'ye göç etmeye başlamışlar, daha sonra bu ülkede çöken imparatorluktan tıpkı 1829 yılında Yunanlıların yaptığı ve/veya 1878 yılında Bulgarların yaptığı gibi bağımsızlık ya da Bulgaristan örneğinde olduğu gibi muhtariyet istemleriyle Anadolu içerisindeki Ermenileri teşkilatlandırmaya hatta isyan eylemlerine yönlendirmeye başlamışlar ve Osmanlı Devletine yönelik karalama kampanyalarına girişmişlerdir.
İlk olarak 1894 yılında ABD Kongresine taşınan mesele, 3 Aralık 1894 tarihli bir kararla Türkiye'nin haksiz yere suçlanmasına ve kınanmasına sebep olmuştur. Daha sonra Ocak 1896'da yine ABD Kongresinde her iki meclisin de gündemine getirilmiş ve Türkiye aleyhine bir karar kabul edilmiştir.
NİSAN 2003 ERMENİ MESELESİ ÖZEL SAYISI
http://www.maltepe.edu.tr/GunaydinMarmara/ermeni/index.asp
|
Tarih: 18:18, 26/10/2007 Kategori: tarih |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
|