ERMENİ MEZALİMİ
Bu Blog İçinde Ara

Tanım

Nasıl Olsa Görgü Tanığı Kalmadı Deyip Meydanın Boş Kaldığını Zannedenler Yanılıyorlar.


Bağlantılarım

* Ana Sayfa
* Profilim
* Arşiv
* Arkadaşlarım
Free Hit Counters
Free Hit Counters

Kategoriler


Ermeni Sorunu Soykırım Gerçeği

Türkler ve Ermeniler


Ermeni meselesi yaklaşık olarak bir buçuk asır önce kucağımızda bulduğumuz ve halâ ne kadar taşıyacağımız da belli olmayan bir sorundur. Aslında Türkler bu sorunun müsebbibi değil muhatabıdır. Osmanlı devleti hiçbir zaman bünyesinde barındırdığı onlarca ulustan sadece biri olan Ermenilerden kurtulma derdinde olmamıştır. Hatta tarih sayfalarına "Osmanlı Medeniyeti" ibaresinin altın harflerle kazınmasında Ermenilerin de karınca kararınca katkısı olmuştur. Sorunun temel kaynağı, Rusya, İngiltere ve Fransa'nın 19. yüzyıl sonlarında "hasta adam" diye nitelendirdikleri Osmanlı Devleti'ni bir an önce ortadan kaldırmaya yönelik operasyonun parçasıdır. Ermeniler ise bu oyunun sadece icracılarından biri olmuşlardır. 


 

 Türk Hakimiyetinden Önce Ermeniler

 

Bilinen tarihlerine göre Ermeniler, milattan önce 7. ve 6. yüzyıldan itibaren İranlıların, Makedonyalıların, Romalıların, Greklerin, Müslüman Arapların, Rusların ve Türklerin yönetimine tâbi olmuş bir millettir. 1991 yılında bağımsızlıklarını ilân edene kadar tarihler Ermenilerin ulus olarak sadece, M.Ö. 95-66 yılları arasıda bağımsız yaşadıklarını kaydeder. Ermenistan tabiri ise bir cografya adı olarak kullanılmıştır. Eski çağlardaki Ermeni inanç ve yaşayış tarzında daha çok İran hakimiyetinin etkisi görülmektedir. Bilinen en eski dinleri zerdüştlüktur. M.S. 301 yılında toplu halde Hristiyanlığı kabul etmişler ve yeni Roma İmparatoru Kostantin'in Hristiyanlığa serbestlik tanıması üzerine Roma hakimiyetine girmişlerdir. Fakat 430'lu yıllarda bölgedeki İran-Roma hakimiyet mücadelesi yeniden kızışmış, neticede İran'ın üstünlüğü ile sonuçlanmıştır. İranlılar'ın Zerdüştlüğün yeniden tesisi ve Hristiyanlığın engellenmesi yolundaki baskılarına karşı Ermeni ilerigelenlerinin Bizanstan yardım talepleri olumlu netice vermemiş, bu yalnız bırakma, mezhebî açıdan günümüze kadar süregelen Rum-Ermeni ayrışmasına yol açmıştır. Bu ayrışmada diğer bir etken de Ermenilerin 431'deki Efes Konsili kararlarına bağlı kalıp 451'deki Kadıköy Konsili kararlarına uymamalarıdır. Ayrıca yüzyıllardır dillerinin, adetlerinin ve özellikle dini yaşayış tarzlarının farklı olması, Bizans İmparatorlarının dinî birlik adına uyguladığı zecrî tedbirler ayrışmanın diğer temel nedenlerindendir. Bu süreçte Ermeniler Rum papazlarına kin duymakta, onlar da Ermenileri sapık olarak nitelendirmekteydi. 506 senesinde ise Ermeni Piskoposları Kurulu almış oldukları bir kararla kiliselerini Bizans Ortadoks Kilisesi'nden tamamen ayırmışlardır.

 

Selçuklular ve Ermeniler

 

 Bu tarihten sonra artan Bizans baskısı onları Müslümanlarla yakınlaşmaya sevketmiş ve nihayet Hz. Ömer ve Hz. Osman zamanında Müslümanlardan gördükleri dinî serbestlik sayesinde Bizanstan kopmuşlardır. Müslüman Türklerle, Ermeniler arasındaki ilk ilişkiler ise Büyük Selçuklular zamanında başlamıştır. Ermenilerin yoğunlukla yaşadığı Ani şehri 1064 yılında Sultan Alparslan tarafından fethedilmiştir. Yukarıdaki bahsedilen Rum-Ermeni düşmanlığı Malazgirt Savaşı esnasında da kendini göstermiş ve Ermeniler bu savaşta Bizansın yanında yer almamışlardır. Ermenilerin bu tavırları Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklularının hakimiyet müddetlerince de bazı istisnalar dışında hemen hemen aynı şekilde devam etmiştir. Aynı dönemlerde Bizans hakimiyetinde kalan Ermeniler, Bizans idarecileri tarafından zorunlu göçe tâbi tutulmuşlar, mal, mülk ve silahlarına el konulmuş, kiliseleri işgal edilmiştir.

 

Osmanlı Ermenileri

 

 Osmanlılara gelince, Fetihten önce İstanbul'da çok az sayıda Ermeni yaşıyordu. Bunlar da aslen Kırım kökenli olup ticaret maksadıyla burada bulunanlardan ibaretti. Oysa aynı yıllarda Fatih Sultan Mehmed Ermenilerle yakın bir temas içindeydi. Rumelihisarının yapımında da Bursadan getirttiği bir çok Ermeni ustadan istifade etmiştir. Fatih, İstanbul'u fethettikten sonra ise Anadolu'nun muhtelif yerlerinden Türklerin yanında bir çok Ermeni aileyi de İstanbula getirtmiş ve kendilerine Samatyakapı'da bulunan Rumlara ait Sulu Manastır kilisesini bağışlamıştır. 1461 yılında Ermeni Partikliği tesis edilerek umum Osmanlı Ermenilerinin yanısıra Süryani ve Yahudilerde bu patrikliğe bağlanmıştır. Ancak daha sonra Süryani ve Yahudiler Ermeni patrikhanesinin hakimiyetinden ayrılmışlardır.Ermeniler Osmanlı Devleti'nin vatandaşı olduklarından kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptiler. Din ile bağlantısı bulunmayan alanlarda Ermeniler de kamu görevlisi olabilmekteydiler. Bu genel kaidenin tek istisnâsı ordu komutanlğı, valilik, Sadâret ve kadılık gibi vazifeler haricinde bütün kamu hizmetlerinde görev almışlardır. Tanzimattan sonra birçok bakanlık koltuğu bile Ermeni siyasetçiler tarafından doldurulmuştur. Bu arada Ermeniler kendi cemaatleri içinden seçilen ve devlete karşı sorumlu olan ve Patrik adı verilen dinî bir şef tarafından idare ediliyorlardı. Bu genel olarak bütün azınlıklar için geçerliydi.

 

Osmanlı devletinde Türk ve diğer müslüman unsurlar daha çok şehirlerde idarî ve askerî alanlarla, taşra ve köylerde ise hayvancılıkla meşgul olduklarından ticaret ve çeşitli sanat dallarında ağırlık gayrimüslimlerin elinde idi. Daha Selçuklular döneminden beri Türklerle iyi ilişkiler yaşayan, bu sebeple de Türkçeyi çok iyi kullanmaları onların sosyal hayattaki bu etkinliklerinde daha avantajlı olmalarına sebep olmuştur. Kuyumculuk işlerini Klikyalı, sarraf ve fırın işlerini Eğinli, otel ve terzilik mesleklerini icra edenler ise Sivaslı Ermenilerden oluşmaktaydı. Ermeniler 19. yüzyıldan itibaren de Osmanlı mimarisinde ön plana çıkmışlardır. 1805'te yapılan Üsküdar Selimiye Camii'nin mimarı Foti Kalfa'dır. Balyan ailesi ise bu yüzyılda 3 nesil boyunca saraya yakın olarak cami, saray gibi birçok kalıcı esere imza atmışlardır. Bunun gibi hâlâ zevkle dinlenen onlarca sanat müziği bestesi de o dönemlerde yaşayan Ermeni bestekârlara aittir.

 

 Osmanlı Sınırları Dışında Gelişen Ermeni Milliyetçiliği

 

Duraklama ve gerileme devrinin başlangıcı olarak kabul edilen 17. yüzyılın akabinden Osmanlı devleti yeni yüzyıla ilk defa bir ulusun isyanı ile girmiştir. 1804 yılındaki Sırp isyanı Osmanlı devletinde milliyetçi akımların başladığı ilk isyandır. Bunu 1820-21yıllarındaki Yunan isyanları takip etmiştir. Zaten eski gücünü kaybeden devlet bu isyanlarla birlikte Batı'nın baskısını bir o kadar daha hissetmeye başlamıştır. 1839 yılında ilân edilen Tanzimat fermanı bu gelişmelerin neticesidir. Tanzimatla birlikte Müslim ve gayrimüslim tebeanın can ırz ve mal güvenliği devletin koruması altında olduğu teyit edilmiştir.

 

Böylelikle azınlık isyanları ve batının müdahalesinin önüne geçileceği düşünülmüştür. Ne var ki bu tarihten itibaren Osmanlı devletinin parçalanması yolunda önemli bir gedik açan batılı emperyal güçler müdahale ve kışkırtmalarını artan dozda çoğaltmışlardır. Bu tür eylemler 1856 Islâhât Fermanı ile de kesilmemiş bundan sonra yapılan bütün antlaşmalarda azınlıklar sürekli gündeme getirilmiştir. Ancak Ermenilerin silahlı bir güç olarak ilk kez kullanılması Osmanlı'ya değil İran'a karşı olmuştur. Rusya 1800'lü yılların başlarında Osmanlı'ya karşı Balkan uluslarını Kafkaslarda da İran ve diğer Müslüman unsurlar üzerinde bir operasyon yürütüyordu. Bu süreçte Kafkaslarda dindaşı durumundaki Ermenilerle ilişkileri iyice geliştiren Ruslar, aynı zamanda onları silahlandırarak İranlılar üzerine kullandılar. Ermenilerin yoğunlukla yaşadığı Eçmiyazin ve Erivan gibi güney Kafkasya bölgeleri Rusların hakimiyetine girdi. Fakat 1880'lere gelindiğinde Rusların Ruslaştırma politikaları artınca Ermenilerle arası açıldı.  Birçok Ermeni Ruslar tarafından Sibirya içlerini sürüldü. Bu hadiseler Osmanlı sınırları dışında kalan Ermeniler arasından bir Ermeni milliyetçiliğinin oluşmasını sağladı. Oysa aynı dönemlerde sınırın beri tarafında Ermenilerle ilgili bir sorun hala yoktu.

 

Osmanlı Topraklarında İlk Ermeni Hareketlenmeleri

 

Ne var ki bu şekilde gelişen Ermeni milliyetçiliği kısa bir müddet sonra Osmanlı topraklarında yaşayan Ermeniler arasında da hızla yayılmaya başladı. Bunda aynı dönemlerde Amerika, Fransa, Marsilya, Romanya ve Rusya gibi değişik ülkelere iş amacıyla giden göçmen Ermenilerin de büyük tesiri oldu. Bu göçmen işçiler gittikleri yerlerde örgütlendiler ve kendi aralarında yayın çalışmalarına başladılar. Neşrettikleri kitap risale ve gazeteleri yasa dışı yollardan memleketteki yakınlarına ulaştırdılar. Buna paralel olarak aynı yıllarda özellikle amerikan kökenli misyonerler de Anadolu'da faaliyetlerini artırmış bulunuyorlardı. Bu misyonerler azınlıkların yoğun olarak yaşadığı bölgelerde yine eğitim faaliyetlerine el attılar. Mektepler ve kurslar açtılar. Yayınlar yaptılar. Azınlık kimliğinin oluşmasını sürekli desteklediler. Gerilim artırıcı ilk kayda değer gelişme Musa Bey hadisesi olarak bilinmektedir. Musa Bey Muş'un köklü ailelerindendir. Bölgede faaliyet gösteren bir Ermeni rahibi yakalamış ve yargılanmasını sağlamıştır. Bunun üzerine hadise Avrupa'da yankılanmış ve aksine Musa Bey'in yargılanarak başka bir bölgeye sürgün edilmesi sağlanmıştır. ( Sultan Abdülhamit tarafından hediye edilen bazı eşyaların da kendilerinde olduğunu söyleyen Musa Bey'in Samsun'da ikamet eden bazı yakınları ile yıllar önce tanışma imkanım olmuştu.) İlk isyan ise Erzurum'da bir kilisenin aranması ile patlak vermiş, olaylara askerlerin yanı sıra Müslüman halk da müdahil olmuştur. Ancak tutuklanan Ermeniler yine yabancı ülkelerin baskısı sonucu serbest bırakılmak zorunda kalmıştı. Bundan sonra ise Ermeni isyanları artık bir süreklilik halini almış, 1890 Kumkapı, 1891 Sason, 1892 Merzifon-Yozgat, 1895 Babıali gösterisi, 1895 Zeytun, 1895 İstanbul Osmanlı Bankası Baskını, 1895 Van, 1901 II. Sason, 1905 Abdülhamid Suikasti, şeklinde adlandırılan isyan, gösteri ve suikastler 1908 Meşrutiyet İnkılabına kadar devam etmiştir. Ne var ki meşrutiyetin ilanında önemli ölçüde rolleri olan Ermeniler, bu dönemde de eylemlerinden vaz geçmemişler ve meşhur Adana hadiseleri 1909 yılında vuku bulmuştur.

 

Tehcir

 

 Ancak Ermeni meselesini günümüze taşıyan esas gelişmeler, Osmanlı Devletinin 1. dünya harbinde İngiltere Fransa ve Rusya'nın aleyhine Almanya'nın yanında savaşa girmesiyle başlamıştır. İlk hareket Mart 1915'te daha önce de isyan eden Zeytun Ermenilerinden geldi. Van'da daha büyüğü Nisan 1915'de yaşandı.

 

Bu isyanın patlak vermesi üzerine 24 Nisan (Ermeniler ve birçok batılı devletin kabul ettiği ermeni soykırımı günü) 1915'te Osmanlı İçişleri bakanlığı bir genelge göndererek Ermeni komitelerinin kapatılmasını, evraklarına el konularak ileri gelenlerinin tutuklanmasını emretti. Akabinde bütün gayrimüslimlerin ellerindeki silahların toplanması vilayetlerden istendi. Ancak bu tedbirler pek işe yaramayıp Ermeni faaliyetleri tahammül edilmez bir hal alınca Osmanlı başkumandanlığının talebi doğrultusunda hükümet 27 Mayıs 1915 tarihli geçici bir kanunla özellikle savaş bölgelerine yakın Ermenilerin Musul, Halep ve Suriye taraflarına gönderilmesine karar verdi. Ermeniler, evlerinden çıkarılmadan önce gayri menkulleri, menkullerinin değerleri tespit edilmiş ve nakitleri de yollarda ki yaşanabilecek tehlikelere karşı bankaya yatırılmıştır. Ne var ki pek de güvenli olmayan yol şartlarında eşkıya taaruzu ve hastalıklar sebebiyle önemli ölçüde Ermeni hayatını yitirmiştir.

 

Tehcire tabi tutulan Ermeniler konusunda kesin bir rakam mevcut değildir. Ancak 1914'de Osmanlı devletinde toplam olarak 1.294.952 Ermeni, 65844 Ermeni Protestan ve 67.838 Ermeni Katolik yaşamaktaydı. Aynı dönemde Müslüman nüfus ise 14.633.951'dir. Protestan ve Katolikler iskana tabi tutulmamışlardır. Ermeni mezhebi mensuplarından ise tahmini olarak 500.000 civarında kişi yer değiştirmiştir. 1500.000 Ermeninin öldürüldüğü iddialarının hiçbir mesnetdi yoktur. O günkü şartlarda bazı batılı kalemlerce savaş şartları sebebiyle kaleme alınan propagandist yazı ve eserlerde bile bu rakam telaffuz edilmemektedir. Ölen Ermeni sayısının 200.000 civarında olduğu izan sahibi bilim adamlarının ortak kanaattir. Balkan harplerinden sonra sadece balkanlardan Anadolu'ya yapılan zorunlu göç esnasında sefalet ve perişanlıktan ölen Türklerin sayısı 600.000'nin üzerindedir. Başbakanlık Osmanlı Arşivi belgelerinden yola çıkarak yapılan hesaplarda ise aynı dönemde Ermeniler tarafından katledilen Türklerin sayısının yine 500.000'in üzerinde olduğu görülmüştür.

 

Zorunlu göçe tabi tutulan Ermeniler, 1. Dünya savaşının sonuna doğru Ekim 1918 yılında yurtlarına dönmelerine izin verilmiştir.

 

/ Mümin YILDIZTAŞ

http://www.halkgazetesi.com.tr/author_article_detail.php?id=2850

Tarih: 15:28, 22/7/2009 Kategori: Makalat
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Türkler ve Ermeniler


/Recep YAZGAN

19. Yüzyıl başlarında patlak veren isyanlardan endişelenen Osmanlı Devleti, Ermenilerin faaliyetlerinden de şüphelenmeye başlamıştı. Ruslar 1823 yılında İran’ı işgal ettiklerinde saflarına katılan ve yanlarında savaşan Ermenilere bağımsız bir Ermenistan vaat etmişlerdi. Tehlikeyi gören İran Şahı’nın uyarısı üzerine Osmanlı Devleti de gereken tedbirleri almaya girişmişti.

 

II. Mahmut, Ermeni Gregoryen Patriği’ni huzuruna çağırdı ve kendisine Ruslar ile bir savaş durumunda tebaası olan Ermenilerin isyan çıkarmayacaklarına kefil olup olamayacağını sordu. Bu sıralarda Gregoryen Ermenileri ile Katolik Ermenileri arasında, hemen hemen tüm Hristiyan mezheplerinde süre gelen gerginlik ve rekabetlerin daha fazlası devam etmekteydi. II. Mahmut’un sorusunu büyük bir fırsat olarak değerlendiren Patrik  

 

 “ Gregoryenlerden emin olabilirsiniz ama Katoliklerden değil” cevabını verdi. Başkent ve diğer şehirlerde sayıları gittikçe artan Katolik Ermenilerinin geldikleri yerlere gönderilmesi halinde Ermenilere kefil olabileceğini söyledi. Bu görüşmeden sonra Katolik Ermeniler hakkında yabancı devletler hesabına çalıştıkları söylentisi yayılmaya başladı. Nitekim Patriğin dayatması sonucunda 29 Aralık 1827’de ünlü Tehcir Kararnamesi çıkartıldı.

 

Bu kararname, şehirlere gelmiş olan Ermenilerin memleketlerine dönmelerini emir buyuruyordu.  Fermanın kışa denk getirilmesi, sürgüne gideceklerin tespit edilmesi ve saklananların yakalanması gibi işler, bizzat Gregoryen Ermenileri tarafından gönüllü olarak yapılıyordu.

 

Toplanan Katolik Ermeniler, patrikhane tarafından seçilen mübaşirler eşliğinde sürgüne yollanıyor, hatta İstanbul doğumlu Katolik Ermeniler bile Gregoryen olmak ya da sürgüne gitmek seçeneklerinden birisine zorlanıyorlardı. Sürgüne gidenlerin malları, yok pahasına Gregoryenler tarafından satın alınıyordu.

 

10 Ocak 1828, tehcirin- sürgünün başlangıç tarihidir. İstanbul’daki Ermeniler, Üsküdar’dan İzmit’e gitmek üzere yaya olarak yola çıktılar. İzmit’te beklenmedik bir durumla karşılaştılar. Sürgün edilenlerin büyük bir kısmı, “Yerli ve cömert Müslümanlar tarafından hazırlanmış çadırlarda ve kervansaraylarda alıkonuldular ve iki gün süreyle misafir edildiler. Müslüman kadınlar, yorgunluktan bitkin durumdaki Ermeni kadınları kendi evlerine almaya çekinmediler.”

 

Patrik, bu hoşgörü haberini alır almaz İzmit’e koşarak valinin kapısını çalarak kafilenin bir an önce şehirden uzaklaştırmalarını istedi. Bunun üzerine kafile, İzmit’ten Giresun’a hareket etti. Bakın şu işe ki burada da Müslümanlar tarafından kucaklandılar.

 

Diğer vilayetlerde de durum aynıdır; Bitlis Türkleri şehrin sevilen Ermenilerini mübaşirlerin elinden kurtardılar. Erzurum Valisi daha da ileri giderek İstanbul ile temasa geçti ve tam 3 bin Katolik’in cezasını kaldırttı. Trabzon Valisi ise Patriğin yandaşlarının türlü entrikaları sayesinde Katolik Ermenileri korumasının cezasını görevinden men edilerek koltuğundan uzaklaştırılmakla ödedi.

 

Tehcir Kanunu'nun mezhepler arası bir hesaplaşmaya dönüştüğü haberini alan II. Mahmut, sürgüne son veren bir ferman yayınlayarak tehciri kaldırmış, geri dönen Ermenilere eski görev ve itibarlarını iade etmiştir. Katolikler ise kendi kiliselerini kurarak Gregoryen Kilise’sinden ayrılmışlardır. Cemaatlerin iç işlerine karışmayan devlet bu kiliseyi de tanımıştır.

   

(Türk Devleti Hizmetinde Ermeniler; Rahip Y. Gamidas   ÇARKCIYAN–Kesit Yayınları 2006)

http://www.habergazetesi.com.tr/koseyazigoster.asp?kimlik=2824

 


Tarih: 22:10, 29/11/2007 Kategori: Makalat
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Batı-Ermeni İttifakı

 

  


Müttefikimiz, evimizin çatısını, balkonunu, ambarını, hava, deniz ve karayollarını emrine açtığımız ve Irak’ta milyonlarca Müslüman’ı öldürmesine yardım ve yataklık ettiğimiz, yardım etmeye de devam ettiğimiz Amerika, 12 Ekim 2007 günü Temsilciler Meclisinin Dış ilişkiler komisyonunda 21 oya karşı 27 oyla sözde Ermeni soykırımını kabul etti.


Türk Dışişleri ve çevresindekiler “Bush ve Rice, tasarının geçmemesi için çok çalıştılar ama önleyemediler anlamında sözler ediyorlar.

 

Halbuki aynı Bush, 25 Nisan 2005 günü “Sözde Ermeni Soykırımı” için "Osmanlı İmparatorluğu'nun son günlerinde, 1.5 milyon kadar Ermeni'nin tehcirini ve toplu halde öldürülmesini anıyoruz. Bu, birçok Ermeni'nin 'büyük felaket' olarak adlandırdığı korkunç bir olaydır" ifadesini kullanmıştı.

 

Bush, ''Bugün Ermeni halkının acısını yansıtan bu insanlık trajedisinin 90'ıncı yılını anarken, bağımsız Ermeni devletinin geleceğine doğru bakıyoruz" demişti.

 

Siyasilerimiz ve bir kısım basınımız, başkanın ağzına “Soykırım” kelimesini almadığı için övgüler yağdırıyor.

 

2004 yılında yine aynı cümleleri kullanmıştı ve "Bugün 20'nci yüzyılın en korkunç trajedilerinden biri olan Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde 1.5 milyon Ermeni'nin göçe zorlanması ve yok edilmesini anıyoruz. Ben de, kaybettikleri hayatların yasını tutan Ermeni toplumuna katılıyorum" demişti.

 

Sözde Ermeni soykırımını kabul eden ülkelere bakınız, cinayet ve hıyanetleriyle tarih sayfaları simsiyah olan Hıristiyan ülkeler, yine altı yüz yıl himayesinde yaşadığı, ekmeğini yediği Osmanlıya karşı nankörlük eden Hıristiyan Ermeninin yanında yer alıyor ve laik temsilciler meclisinin dış ilişkiler komisyonunda oylamadan önce Ermeni papaz Karakin’e dua ettiriyor.

 

Kabul ediş tarihine göre Hıristiyan ülkeler: Kıbrıs Rum Kesimi: 1982, Uruguay: 1965, 2004, 2005, Arjantin: 1993, Rusya: 1995, 2005, Kanada: 1996, Yunanistan: 1996, Lübnan: 1997, 2000, Belçika: 1998, İtalya: 2000, Vatikan: 2000, Fransa: 2001, İsviçre: 2003, Slovakya: 2004, Hollanda: 2004, Polonya: 2005, Almanya: 2005, Venezuella: 2005, Litvanya: 2005, Şili: 2007,

 

Herkes dininin, kültürünün, çıkarının gereğini yapar da bizim siyasilerimiz ne yapar onu bilemedik.

 

Yahudi Lobisi çok güçlüdür diyerek yıllarca İsrail’in, Filistin’deki cinayetlerine ses çıkarmadığımız gibi Filistinli Müslümanları öldürme esnasında kaybolan İsrailli askerin bulunması için arabulucu bile olduk ve öldürülen Müslümanların evlerini yeniden talan etmelerine ses çıkarmadığımız gibi kaybolan katil askerin annesini teselli için evine ziyarete gittik.

 

Yahudi lobisi güçlüyse niçin tasarıyı engelleyemedi?

 

Güçlü değilse bu kadar Müslüman’ın ölmesine, milyarlarca doların İsrail hükümetine akmasına neden ses çıkarmadık?

 

Güçlü ama bize bu sefer yardım etmedi ise, bize hıyanet edenle daha ne kadar müttefik olarak devam edeceğiz?

 

İnsan şaşırınca kendini omuzlayıp yukarı çıkaranların başını ezerek, beyin ezmesi yiyerek yoluna devam edermiş.

 

Dostunun acı ilaçlarından kaçar, düşmanının tatlı zehirleriyle kendinden geçince, düşmanın ayağının toprağı olmayı şeref kabul ederken, dostunun başına tokmak yaptıklarının farkına varmazmış.

 

Basireti bağlanırmış insanın. Alır baltayı eline ve bindiği dalı kesmeye kalkarmış, sonunda düşen yine kendi olur ve yaralarına yanan yine yaraladığı dostları olurmuş.

 

Şaşırınca insan, kanına, canına, vatanına kastedenlerle diyalog toplantıları yapar, en mahrem yerleri yok pahasına satarmış.

 

Filistin’de yüzlerce Müslüman öldürülürken, içinden “Allah rahmet eylesin” demekten korkarmış. Bir tane İsrailli Siyonistin Müslüman öldürürken düşüp ayağı kırılsa “Geçmiş olsun” dilekleriyle yaranacağını zannedermiş.

 

“Domuzdan post, düşmandan dost olmaz” demiş atalarımız.

 

 Dinimin düşmanı cami yapsa o Kur’an’da bahsedilen “Mescidi dırar”/zararlı mescittir. (Tevbe suresi 107)

 

Şerbet verse şaraptır, panzehir verse zehirdir diyerek kabul etmeyeceğiz.

 

Düşmanın iyiliği kasabın koyununa ot vermesi gibidir. Koyunun boynunu sıvazlaması sevdiğinden değil keseceği yerin tespiti içindir. Balıkçının balığa oltada yem vermesi gibidir.

 

 

/Mahmut Toptaş

http://www.milligazete.com.tr/index.php?action=show&type=writersnews&id=15018

 


Tarih: 17:49, 26/10/2007 Kategori: Makalat
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Son halka ABD


 

 

 

l919...                                   

Sokaklar kışın hükmü altında. Keskin, dondurucu bir rüzgâr, insansız sokaklarda sesini yükseltmiş esmekte. Metrelerce uzayan kar, düşman çizmeleri altında ezildiği için utanmada.

 

Bey Kapısı. Çizme sesleri yaklaştıkça, kocası Ermeniler tarafından katledilmiş  kalbi kanayan yalnız bir kadın, mavi mavi ağlıyor. Ağzı nokta, yüreği çayır, perçemleri tül. Canına kıyamadığı Allah yasağından.

 

Karların içine gömdüğü iki küçük çocuğun ağrısı ruhunda, bekliyor... Ne yer ne vakit var saklanacak. Saniyeler asır gibi. Ve kapı tekmelerle açılıyor. Genç kadın, sanki açılıp da kendisini içine alacakmış gibi, ardındaki duvara daha sıkı yaslanıyor. Dudaklarında gül gibi açılan Allah adı...

 

Zerafetin, insanlığın timsali olduklarını söyleyen Fransızlar, tiksindirici bir sırtlanlıkla eğiliyorlar kadının üstüne. Hançereyi yırtan keskin çığlıklar, karların altındaki iki küçük yüreği dağlıyor. Karların içinden çıkarsanız hakkımı helal etmem demiş anneleri. Çivi ile çakılmış gibiler. Anne kendini saklayamadan yetişmiş Fransızlar.

 

Kara yürekli Fransız subayı oyuncaklarıyla oynayan yavrularını seyreden bir baba gibi şefkatle bakıyor askerlerine. Onlara bu fırsatı verdiği için mutlu. Usandıkları zaman, askerlerden birinin bıçağını kapıp, kanlar içinde şişmiş ve morarmış bembeyaz tene yaklaşıyor.

 

Bıçağı açıktaki sol göğsüne sokup aşağı doğru çekiyor. Ölemiyor genç kadın. Taşları bile harekete geçirebilecek haykırışları Fransızların yok vicdanlarına ulaşamıyor. Terlemiş Fransız subayı zafer kazanmış tarihi bir kumandan edasıyla doğruluyor. Zarı ile beraber çıkardığı sekiz aylık bebeği yukarı kaldırıyor Çocuğu dipçiğe takıp kapıya saplıyor. Acı tırnaklıyor annenin yüreğini. Kesiyor, biçiyor. Gözyaşları süzülürken kanlanmış yanaklarına, oğlunun asılı olduğu noktada gözleri duruyor...

 

 Daha Osmanlı devleti Ruslarla savaşa girmeden önce, Rus, Fransız ve İngiliz konsolosları bulundukları yerlerde, Çarlık Genel Valisi de Tiflis”te Ermeni komite başkanlarına gerekli emri verdiler. Ermeni komitelerine ellerinden gelen yardımı yaparak Ermenileri cepheye sürdükleri gibi, bol miktarda para ve cephane vererek içeride de isyanlar çıkarttılar.

 

 Ermeniler, bu devletlerin desteğiyle 1914’ten itibaren Doğu ve Güneydoğuyu baştanbaşa kana ve vahşete boyadılar.

 

 Fransızlar, güneydoğudaydı. Ermenilerin, Türk nüfusunu azaltmak için yaptıklarını gördüler ve desteklediler. Kendileri de yaptı. Öldürdüler, işkence yaptılar, para ve malları yağmaladılar. Raporları da hükümetlerine gönderdiler. Yani Fransızlar işin aslını çok iyi biliyorlar. Öyle bir soykırım olmadığının çok iyi farkındalar. Kendileri de işin içindeydiler çünkü. İşgal ettikleri şehirlerde Ermeni fırkaları kuruldu, polis teşkilatları ve jandarma kuvvetleri Ermenilerden oluşturuldu. Hatta Haçlı seferlerinde bir müddet bulundukları Urfa’da bulunma hakları olduğunu bile iddia ettiler.

 

Türk’lere karşı Ermenilerle birlikte vahşete dayanan bir soykırım başlattılar. Daha doğrusu 1914’te başlattıkları ancak tehcir kanunu sebebiyle tamamlattıramadıkları soy kırıma bu kez kendileri de aktif olarak katıldılar. Amaç, Türk nüfusu azaltarak Ermenileri o bölgelerde çok göstermek ve bir devlet kurmalarını sağlamak.  

 

Ancak, her türlü silah, asker ve mühimmat üstünlüklerine rağmen yine başaramadılar. Türk halkı Allah’ın yardımıyla onların tüm hesaplarını bozdu. Kurtuluş savaşında yedikleri sarsıcı darbeyi hiç unutamadılar. Koskoca Fransız ordusu, sivil halk karşısında aciz kaldı ve bölgeyi terk etti. İşte bütün yaptıkları, bu zorunlu terk edişin acısındandır. Çünkü onlar bizler gibi değildir. Kinlerini nefretlerini yenilgilerini unutmazlar. Tıpkı Haçlı Seferlerinin acısını unutamadıkları gibi...  Kalpleri yumuşak değildir. İnsan hakları derler ama kendilerinden olmayanı insandan saymadıkları için onlara hak vermezler. Aksine alabildikleri kadarını alırlar.

 

Fransızlar  İngilizlerden  Kilis, Maraş, Urfa, ve Antep’i  1919 Ekim ve Kasımında devraldıkları zaman Türklere karşı baskı ve şiddete başvurdular. Ermenilerden kurdukları birlikleri de beraberlerinde getirerek onların yaptıkları her tür insanlık dışı vahşeti onayladılar ve kendileri de yaptılar. Yayınladıkları bildiri niyetlerini çok iyi açıklıyor:

 

1- Ne için taşıdığını tahkikata bile lüzum görmeksizin üzerlerinde revolver bulunan bir adamın kurşuna dizilmesi

 

2- Kargaşalık çıktığında ölen veya yaralanan Fransız askerine karşılık, yerli halktan iki adamın kurşuna dizilmesi ve bunların kur'a ile seçilmesi

 

3- Bir evden silah atılırsa yakılması

 

4- Osmanlı Hükümeti memurlarının böyle bir durum ortaya çıkmasında idare haklarının ve hakimiyetlerinin iskatı ve sokaklarının mitralyöz, bomba ve gazlı mermilerle ateş altına alınması.

 

Vanlızade Nihat anlatıyor:

Fransızlar, Ermenilerle iş birliği halinde vesileler icat ederek Türkleri öldürüyorlar; para ve mallarını yağmalıyorlardı. Ermeni kilisesi kasaphane (maktel) olmuştu. Köşe bucaklarda, ıssız yerlerde yakaladıklarını sürüyerek kiliseye götürürler, işkenceler içinde canını alırlardı. Bu gibi facialar bir taraftan devam ederken diğer taraftan Fransızlar sorgusuz sualsiz masum Türkleri Kumlukta Hacı Ali tekkesinde kurşuna diziyorlardı.

 

Fransızların Ve Ermenilerin  Yarattıkları dehşet yüzünden, sivil halk isyan etti ve kendini savundu.

 

Urfa’nın DAĞLARI onları çok iyi hatırlar. Oradan attıkları elleri bağlı çocukların ve kadınların çığlıkları dağların hafızasındadır hala. Ebedi kaydedildiler...

 

 Fransa, Türkiye’de işgal ettiği şehirlerde askerlerinin yaptığı tecavüz, öldürme, işkence ve yağmaların hesabını versin! Ermenilerin işbirlikçisiydi ya o sıralarda. Tası tarağı toplayıp kaçmıştı sonra da. Kaçarken Akabe boğazında yakalanıvermişti Urfa’nın yürekleri onmaz biçimde yaralanmış temiz ve kahraman halkına. Tüm uzuvları kesilmiş ve bir avuç kalmış halkına...

 

Yoktu öyle yakıp yıkıp, öldürüp çekip gitmek, vereceklerdi hesabını. Verdiler de... İşgal ettikleri ve zulüm yaptıkları tüm Türk şehirlerinde, tam bir hezimete uğradılar. Şanlı(!) Fransız ordusu, bir avuç sivil halka yenildi. Bu bozgunun kuyruk acısı mı yaptırıyor böyle yalan yasa tasarılarını onlara?

 

Arşivlerine bir baksınlar. Bize insanlık dersi verenlerin kendileri buna muhtaç. Cezayir’de yaptıklarını unuttular mı? Ya Ruanda’da yaptıklarını. Ya şanlı (!) imparatorları Napolyon’un Afrika’da sergilediği dehşeti... Onu da mı tarihçilere bırakıyorlar. Fransa Cezayir’deki bir buçuk milyon insanın katlinin hesabını versin. Bu bize attıkları gibi iftira değildir. Belgeli, kayıtlı gerçeklerdir.

 

1830 1962 arasından Cezayir’de çeşitli soykırım ve katliamlar. İki buçuk milyon Cezayirli tehcir. Sekiz bin köy yok edildi.

 

Dünyanın zarif ve duygusal Fransızları, 1994’de Ruanda’da,  Hutu milislerine silah eğitimi vererek, yüz binlerce Tutsi’ yi öldürttü.

 

 Meşhur Napolyonları da katliamdan sabıkalı. Hani adı insan hakları ve eşitlikle beraber anılan. Afrika’da yaşayan  halkı, insandan saymıyormuş ki zencileri  zincirletip köpeklere parçalatmış. Arena kültürü. Genlerden geçmiş. Gaz odalarını ilk kullananın eşitlikçi Napolyon olduğunu yazıyor kendi yazarları. Fransız yazar Claude Ribbe’nin. Napolyon’un katliamı adlı kitabı. Başkaları yazsa iftira derler de saldırı kalenin içinden yapılıyor.

 

VE Hitler’e gaz odalarında imha edilmek üzere Yahudi gönderen Avrupa ülkelerinden biri de Fransa... On binlerce Yahudi’yi  paşa paşa Hitler’e teslim etti.

 

Fransa, niye tarihin en büyük soykırımını yapmış Almanya’ nın, AB’den çıkmasını istemiyor. Kendisi de suça iştirak ettiği için mi?

 

Hiçbir Müslüman ülke, böyle bir vahşet için ülkesinden insan vermedi. Vermez. İspanya’da, engizisyon mahkemelerinde, Yahudiler diri diri yakılırken, oraya da Müslüman eli uzanmış, mağdur ve korkmuş insanlar Osmanlı donanmasıyla İstanbul’a getirtilmişti.

 

Biz, “SİZE ZARAR VERENLERE DE İYİLİK EDİNİZ” diyen bir peygamberin ümmetiyiz.

 

HALA İNSANLIK DERSİ Mİ VERİYOR KENDİLERİ İNSAN OLAMAYANLAR!

Hitler’in iş birlikçisi Fransız hükümeti, Türkiye’de de ermeni komitacılarının iş birlikçisiydi. Tıpkı Rusya gibi.  İngiltere gibi... Amaçları farklı ama araçları aynıydı.

 

Milleti Sadıka’yı kullanmak...

 

Ermenilerle bu işbirlikçi tavrını, bugün de sürdürüyor Fransa. Olmayan Hayali senaryolar üretip dünyaya yutturmaya çalışıyor. Çamur at izi kalsın politikası aşağılık bir politikadır. Kendi çıkarları söz konusu olduğu zaman, tüm ahlâki değerlerini unutanlar bu yöntemi her zaman dener.

 

Elbette ki tüm Fransızları töhmet altında bırakamayız. Bu insanlık dışı yasaklara ve bir milleti tarih önünde karalama kampanyasına katılmayan vicdan sahibi Fransızları, bu vebalin dışında tutuyoruz. Ancak, kindar devlet başkanları seçen Fransız halkı da bir millete iftira zulmünden mesuldür. Vebal altındadır...

 

BİR DÜŞMANLIK VE KİN ANITI GİBİ AB İLE ARAMIZDA DURAN DA FRANSA’DIR.

Ne 1915’de ne de daha sonra Türk milleti soykırım uygulamadı. Biz hiçbir zaman zalimlerden olmadık. En güçlü olduğumuz zamanlarda bile... Kul haklarına, yaratılmış haklarına her zaman saygı duyduk, riayet ettik.

 

 

Biz, ”BABANIN SUÇUNDAN EVLAT MESUL TUTULAMAZ.” diyen bir peygamberin ümmeti olduğumuz için ne Fransızlara ne de başka bir millete kin ve düşmanlık besleyemeyiz ve yine biz, gücümüzün yetmediği şeyi, Allah’a havale etmenin büyük huzurunu iyi biliriz...

 

Ermeni iddialarının en içten savunucusu Fransa’dır.  Bir gün mutlaka ortaya çıkacak kendi ayıplarını kapatmak için, en iyi savunma saldırıdır teziyle hareket eden Fransa, Türkler gibi tam bir Müslüman ahlaka sahip olan barışsever bir millete, soykırım İFTİRASINI yasallaştırarak ve aleyhinde konuşulmasını yasaklayarak bunu bir salgın hastalık gibi tüm dünyaya bulaştırmaya çalışıyor.

 

Yıl 2007 Son halka ABD...

 

TARİH, MASUMLARI MUTLAKA AKLAR. ZALİMLERİ İSE TEŞHİR EDER..

 

/ Emine FİKRİYE 

http://moralhaber.net/yazi_detay.php?Yazi_id=5055&yazar=390

 


Tarih: 01:49, 24/10/2007 Kategori: Makalat
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Bir Ermeni Kıpçakçası “Alġış Bitigi”


Nadejda CHIRLI

Doktora Tezi, Türk Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı

Danışman: Prof.Dr. Şükrü Halûk AKALIN

Şubat 2005, XII + 343 sayfa


Dünya devletleri Ermenileri iç siyaset malzemesi olarak kendi çıkarları için kullanırlarken, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Üniversitelerinde onların tarihini, kültürünü araştırıyor. Onlara destek oluyor. Bir zamanlar devletin en yüksek mevkilerine kadar yükselerek insan olmanın onurunu yaşayan bir zamanların “Millet-i Sadıkası” şimdi o kocaman devletlerin parmağında oyuncak olmuş. Onların kapı eşiklerinde  sürünüyor, dün ASALA bugün PKK adlı terörist örgütleriyle ateşe atlıyorlar kana bulanıyorlar. Ancak kan kokusu çok ağırdır. Burun direklerini kıracaktır.


 

ÖNSÖZ

11. yy’ın ortalarında Bagratid Ermeni devletinin yıkılmasından sonra Ermenilerin bir kısmı Ukrayna’ya göç ettiler. Burada kendi ana dilleri olan Ermeniceyi bırakıp Kıpçakçayı kabul ederek okumaya, yazmaya ve dua etmeye başladılar [Garkavets, Hurşudyan, 2001, XVII, 587]

 

Ermeni Kıpçakçası ses bilgisi ve gramer açısından Tatar, Karaim, Urum ve Kırım Tatarcasıyla büyük bir benzerlik göstermektedir. Ayrıca Altın Ordu sahasının, Mem.K’nın ve CC’nın dillerine de yakındır.

 

Bugün Türkiye’de ve yurt dışında Ermeni Kıpçakçasının ses, şekil ve cümle bilgisi üzerine yapılan çalışmaların yeterli olmaması, yurt dışında yapılmış çalışmaların ve kaynakların hepsine ulaşılamamasından çalışmamız oldukça güç koşullarda sürdürülmüştür. Ses, şekil ve cümle yapısıyla ilgili bazı çalışmalar fazla ayrıntılara inilmeden yapılmıştır. Bu çalışmalar az olmasına rağmen Ermeni Kıpçakçası hakkında genel bir bilgi vermektedir.

 

Bu güne kadar Ermeni Kıpçakçasıyla yazılmış yazmaların daha çok ne zaman, nerede, kimin tarafından yazıldığı ve konuları üzerinde durulmuştur. Ermeni Kıpçakçası üzerinde çalışan yurt dışındaki Türkologlar Ermeni Kıpçakçasıyla yazılmış yazmaların tercümelerini Rus ve Polonya dillerine yapmışlar ve yayınlamışlardır. Ancak, bugün hâlâ tanıtılmayan ya da tanıtıldığı halde üzerinde çalışma yapılmayan yazmalar da bulunmaktadır.

 

Tanıtılıp da üzerinde çalışma yapılmayan eserlerden biri, üzerinde çalıştığımız “Alġış Bitigi”dir. “Alġış Bitigi” 1618’de Lvov’da düzenlenmiş ve bugün Leiden Üniversitesi Kütüphanesinde muhafaza edilmektedir (bk. 0.2.6.).

 

“Alġış Bitigi”nin üzerinde bilimsel bir çalışmanın yapılmamış olması, yalnız bazı kitaplarda ve makalelerde kısa bilgiler verilmekle yetinilmesi, bizi bu değerli eser üzerinde çalışmaya sevk etmiştir.

 

Çalışmamızda, Kıpçakça konuşan Ermeniler ve Ermeni Kıpçakçası hakkında bilgi vererek, “Alġış Bitigi”nin Ermeni alfabesinden Lâtin alfabesine transkripsiyonu, tercümesi, dizini yapılmış, durum eklerinin şekil, görev ve işlevleri üzerinde durularak, Ermeni Kıpçakçası özelliklerinin ortaya koyulması amaçlanmıştır.

 

Türk Dili ve Türk Dili Tarihi ile uğraşanlara faydalı olacağını umduğumuz bu çalışmanın hazırlanmasında yoğun akademik çalışmaları arasında her türlü yardımını ve desteğini esirgemeyen hocam Prof. Dr. Şükrü Halûk AKALIN’a teşekkürlerimi bildirmeyi bir borç bilirim.

 

“Alġış Bitigi”ni Hollanda’dan bize gönderen Mehmet Tütüncü’ye, danışmak için benden yardımını ve zamanını esirgemeyen Tez İzleme Komitesi Üyelerinden Doç. Dr. A. Deniz Abik’e ve Yard. Doç. Dr. Faruk Yıldırım’a, metni Türkiye Türkçesine aktarmamda yardımcı olan Diakon Hagop Minasyan’a, “Agos” gazetesinin editörü Sarkis Seropyan’a, Adana’da Bible Bookstore’dan (İncil Kitapevi) Zeynel Sayın’a, Adana Bebekli Katolik Kilisesine, Mersin Katolik Kilisesinden Ojen Salim’e, yardımlarını esirgemeyen bölümdeki hocalarıma, araştırma görevlisi Ali Tan’a ve Yeter Torun’a, sabır ve desteklerinden dolayı aileme ve eşime sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.     

 

Çukurova Üniversitesi Araştırma Fonu çalışmamı FEF 2003-D.7 proje numarasıyla desteklemiştir. Sağladıkları bu parasal destek için Çukurova Üniversitesi Araştırma Fonu’na ayrıca teşekkür ediyorum.

 

Nadejda CHIRLI

Adana-Şubat 2005

 

 

 

Konu

Çalışmamızın konusu, Ermeni Kıpçakçasıyla yazılmış Algış Bitig’i adlı eserin transkripsiyonu, Türkiye Türkçesine aktarılması, dizinin hazırlanması ve metinde geçen durum eklerinin şekil, görev ve işlevleri bakımından incelenmesidir.

 

Amaç

Bugüne kadar Ermeni Kıpçakçasıyla yazılmış birçok kitap çeşitli yerlerde basılmıştır. Pek çok Batılı Türkolog Ermeni Kıpçakçası üzerine önemli çalışmalar yayımlamıştır. Ancak yapılan bu çalışmalar Ermeni Kıpçakçasını tüm yönüyle ortaya koymaya yetmemektedir. Bugüne kadar bilim alemine hâlâ tanıtılmayan ya da tanıtıldığı halde üzerinde çalışma yapılmayan yazmalar da bulunmaktadır. Tanıtılıp da üzerinde bilimsel çalışma yapılmayan eserlerden biri de “Algış Bitigi”dir.

 

Bu çalışmamızdaki amacımız “Algış Bitigi”nin transkripsiyonunu yapıp, Ermeni Kıpçakçasındaki durum eklerini Eski Türkçe ve Tarihî Kıpçak Lehçelerindeki şekilleriyle karşılaştırmak ve eseri bilim âlemine kazandırmak, bu sayede de Alġış Bitigi’ni tanıtmak ve Ermeni Kıpçakçasına katkıda bulunmaktır.

(…)

 

Kıpçakça Konuşan Ermenilerin Tarihi

Kıpçakça, Kıpçak Türkçesi  ya da Kumanca olarak da bilinmektedir. Orta Türkçenin kuzeybatı kolunu oluşturan eski Türk lehçesidir. Kıpçaklar, Deşt-i Kıpçak, Mısır ve civarında ve Kırım olmak üzere üç ayrı bölgede hayatlarını sürdürmüşlerdir. Biz bu çalışmamızda Ukrayna’da yaşamış olan Ermeni Kıpçakları ve Ermeni Kıpçakçası üzerinde duracağız.

 

Ermeni tarihçileri Ukrayna topraklarında ilk Ermenilerin ortaya çıkmasını 11.yy’ın ortalarında başkenti Anı olan Bagratid Ermeni devletinin düşmesine bağlamaktadırlar [Garkavets, 1983, 7; Garkavets, Hurşudyan, 2001, 587; Pritsak, 1988, 123; Tekin, 1997, 110]

 

Ukrayna’da Galits-Podolsk’ta Türk dilli Ermeni kolonileri, yaklaşık olarak XIV yy’larda, daha Moğollar döneminde Altın Ordu zamanında ilk defa görüldüler. Daha sonra, XV yy’ın sonlarında, Osmanlılar Kırım’da (1475) Kafa şehrini aldıklarında, onlara birçok koloni akını eklendi. Kırım’daki Ermeniler kitle halinde Kafa şehrini terk ettiler ve Podolya ve Galıtsiya’ya kendi dindaşlarının yanına göç ettiler. Bugün bu Ermeni kolonileri artık Türkçe konuşanlar değil, onlar yerli halklar gibi Ukrayna, Rusça ve Polonya dillerini konuşmaktadırlar. Ancak eskiden onların nasıl konuştukları hakkında, bize XVI-XVII yy’da Ermeni harfleriyle Türkçe yazılan belgeler tanıklık etmektedir [Garkavets, Hurşudyan, 2001, 586; Garkavets, 1993, 5].

 

Ermenistan’ı terk etmeleri gereken Ermenilerin çoğu dillerini aldıkları Don, Kırım ve Bessarabya’da yaşayan Kıpçaklarla uzun süre yan yana yaşadılar ve buradan Ukrayna’ya göç ettiler. Ermeniler daha Ermenistan’dayken Kıpçaklarla sıkı bir ilişki içindeydiler. Kıpçakların Ermeni Grigoriyan dinini kabul ettiklerine dair vakâlar bulunmaktadır. G. Alişan, P. Acaryan ve E. Hurşudyan tarafından araştırılan epigrafinin verilerine göre Ermenistan’ın Şiraksk bölgesi Artiksk semtinde bulunan Ariç köyü Kipçag adındaydı, XII yy’da ise bu köyde günümüze kadar korunmuş Hpçahavank (Kıpçak manastırı) adında bir manastır bile mevcuttu [Garkavets, Hurşudyan, 2001, 587; Garkavets, 1993, 6].

 

XI yy’ın ortalarında oluşan en büyük Ermeni kolonisi Kırım’da Kafe şehrindeydi. XV yy’ın ikinci yarısında Ermeni görgü şahitlerine göre burada 35-40 bin Ermeni bulunmaktadır. İkinci büyük koloni Sudak’taydı. Ermeni kolonileri Kozlev’de, Karasubazar’da, Akmeçet’te (bugünkü Simferopol), İnkerman’da (bugünkü Sevastopol’un sınırlarında), Surhat’ta (Eski Kırım’da) vs. görülmekteydi. Bu koloniler kitle halinde rum, urum ve gürcülerle birlikte 1778-1779’da Kuzey Povoljye’ye göç ettiler. Ve burada bugünkü Rostov-na-Donu topraklarında Nahiçevan-na-Donu ve birkaç köy kurdular [Garkavets, Hurşudyan, 2001, 588; Garkavets, 1993, 6].

 

Lvov’da Ermeni kolonileri XIII yy’ın ortalarında görülmeye başlandı. Kiev ve Kamenetsk’in dışında Ermeni akını Lutsk, Vladimir ve Romanya’da Suçav ve Seret şehirlerinde de oluşmuştur. Çok daha sonra S. Baronç, T. Gromnitskiy ve diğer tarihçiler Ermenilerin Ukrayna’nın yaklaşık 70 şehir ve köylerinde bulunduğunu bildirmektedirler. Lvov ve Kamenets’ta pazarlar, kiliseler, mağazalar, yaşlılar yurdu, hamamlar vs. (şehrin dörtte üçü) Ermenilere aitti. Kamenets Ermenileri su değirmenlerini, köyleri, çiftlikleri, arı kovanlarını, sınırları kiraladılar. Ayrıca zanaat atölyelerine ve okullara da sahiptiler [Garkavets, Hurşudyan, 2001, 588; Garkavets, 1993, 7].

 

Ermenilerin Kıpçaklardan miras olarak aldıkları ticaret büyük önem taşımaktadır. Ticaret İstanbul, Edirne, Kafa, Kiliya, Lvov, Yaroslav, Krakov (Polonya), Smolensk (Rusya) gibi merkezlerde gerçekleştirilmektedir. İç piyasaya birçok şeyi yerli Ermeniler sağlamaktaydı. Örneğin, 30 eylül (10 Ekim) 1616’da, malın giriş ve çıkışı için gümrük vergisi ödeyen, Kamenets Ermenilerinin listesinde 43 kişinin adı geçmektedir [Garkavets, Hurşudyan, 2001, 591; Garkavets, 1993, 9].

 

Yerli Ermenilerin çoğu tüccarlıkla değil de zanaatçılıkla uğraşmaktaydılar, ya da her iki işi de birlikte yürütmekteydiler. 1407 yılına ait vergi tutanaklarına göre Lvov Ermenilerinin % 80’ni zanaatkârlar oluşturmaktaydı [Garkavets, Hurşudyan, 2001, 592; Garkavets, 1993, 10].

 

Kendi Kıpçak diline yakın olan Kırım Tatarca ve Türkçeyi bildiklerinden, Ermeniler sık sık tercüman, danışman, müşavir, refakatçi hatta bazen diplomat gibi davet ediliyorlardı [Garkavets, Hurşudyan, 2001, 593; Garkavets, 1993, 10].

 

Kıpçakça konuşan Ermenilerin tarihinden en ilginç faktörlerden biri de XVII yy’ın başlarında Lvov’da, birkaç yıl süren Kıpçakça eser basan basımevi faaliyet göstermiştir. Bu basımevinin kurucusu Yovannes Karmadanets idi. Burada bizim de üzerinde çalıştığımız Algış Bitigi (Hristiyanlar için Ermeni âdetine göre bir dua kitabı) adlı kitabı ilk defa Türkçe yayımlamıştır. Bu basımevinde basılan diğer iki kitaba (Psaltır ve Leçebnik) bugüne kadar, maalesef, rastlanmamıştır [Garkavets, Hurşudyan, 2001, 593].   

 

Kıpçakça Konuşan Ermenilerin Dil ve Edebiyatı

Ermeni Kıpçakçası ses bilgisi ve gramer özellikleri açısından Tatar diyalektlerinden olan Karaimce, Kumanca, Urum ve Kırım Tatarcasıyla büyük bir benzerlik göstermektedir [Garkavets, 1993, 12]. Ermeni Kıpçakçası, XI-XIV yy’da Macaristan ve Kuzey-Doğu Avrupa’da Kıpçak-Kumanların konuştuğu ve Codex Cumanicus’ta da kullanılan dildi. Aynı şekilde XIV-XVII yy’da Altın Ordu ve Memlûk Kıpçakçasıyla yazılmış eserlerin diline de yakındır [Garkavets, 1979, 5; 1987, 114; Garkavets, Hurşudyan, 2001,  XX, 586].

 

Ermeni Kıpçakçasıyla yazılmış eserlerde, bu dili konuşanlar önce “*ıpça* tili”, sonra “bizim til” ve daha geç “tatarca” olarak üç şekilde ifade etmişlerdir [Garkavets, 1987, 114; 1993, 11;  Garkavets, Hurşudyan, 2001, 594].

 

Ermeni Kıpçakçası metinleri 1,5 yıl kadar XVI-XVII yy’da Ukrayna (en çok Lvov, Kamenets-Podolsk), Polonya, Romanya, Moldova, Kırım ve Türkiye’de yürürlükteydi. Ermeni Kıpçakça yazı dili daha çok Ermenilerin Ukrayna’ya göç ettikleri bölgede yaygınlık kazanmıştır [Garkavets, Hurşudyan, 2001, XVII].

 

Ermeni Kıpçakçası, XVI-XVII yy’da Kamenetsk-Podolsk ve Lvov’da yazılan Ermenice eserlerden bilinmektedir [Garkavets, 1979, 6; Daşkeviç, 1983, 91].

 

Kıpçakların çevresine yerleşerek ve onların hakimiyeti altında kalan Ermeniler, ana dillerini unutarak asimile olmuşlardır. Ukrayna’daki Ermeniler kendilerini Ermeni olarak adlandırıyorlardı, ancak kendi ana dillerini neredeyse bilmiyorlardı. Genellikle Kıpçakça konuşuyor, yazıyor ve dua ediyorlardı [Garkavets, Hurşudyan, 2001, s. XVII]. Kırım Ermenilerinin büyük bir bölümü konuşma dili olarak Tatarcayı kullanıyorlardı. Kırım’dan gelen Türkçe konuşan Ermenler Kiev, Vladimir, Lutsk, Lvov, Kamenets-Podolsk ve Galiç’te yerleştiler. Türk dili yerleşenlerin yalnız konuşma dili değil, ana dili olarak da sayılmaktaydı. Bu dili evde kullandıkları gibi, törenlerde, kiliselerde ve Ermeni kitap dilini ve konuşma dilini anlamayan halkla olan ilişkilerinde kullanmaktaydılar. Ermeniler Türkçeyi korudular ve geliştirdiler, önemli yasaları, kilise literatürünü bu dille tercüme ettiler. Eski Ermenice ise yalnız ayin dili olarak kullanılmaktaydı, ancak bütün din adamları anlamıyordu. Ermenice konuşma dilini iyi bilmiyorlardı ve özellikle okullarda öğreniyorlardı [Daşkeviç, 1981, 85]. Bu Ermenilerden Ermeni yazısıyla fakat Türkçe pek çok yazma eser ve belge kalmıştır. Bunlardan bir kısmı Ukrayna Devlet Arşivinde bulunan ve 1559-1664 yıllarına ait olan Kamenets-Podolsk cemaati belgeleri 1944’te Alman çekilmesi sırasında yanıp kül olmuşsa da bugün Viyana Mehitarist Kitaplığında, Viyana Milli Kütüphanesinde, Venedik Mehitarist Kitaplığında, Paris Milli Kütüphanesinde, Breslav, Lvov ve Krakov şehirlerinde daha birçok yazma bulunmaktadır. Bu yazmaların çoğu dinî eserler, vaaz ve dualar, Ermeni Cemaati mahkeme kararları, evlilik kayıtları, noter senetleri gibi eser ve belgelerle vakayinamelerdir [Tekin, 1997, 111, Pritsak, 1988, 123].

 

Yaklaşık 300 yıl ölü olan Ermeni Kıpçakçası Türkologların dikkatini birkaç açıdan çekmektedir. Ermeni Kıpçakçasının sosyoloji ve dil bilimi üzerine yeterince çalışılmamıştır. Ancak, dil bilimciler son 20 yıldır bu konuda çalışmakta ve bu konuda bilgiler oldukça artmaktadır. Ancak, yine de bazı faktörler yeterince açıklanmamıştır [Daşkeviç, 1983, 91].

 

Bu dilde pek çok eser yazılmıştır. İşte bu büyük yazılı miras araştırmacıların pek çoğunun dikkatini çekmiş ve daha ayrıntılı çalışmalara yönlendirmiştir. Ermeni Kıpçakçası tarihî gelişimi üç aşamadan geçmektedir. Bunlar birincisi, Ermenilerin Kıpçakçayı konuşma dili olarak benimsemeleri ve dilin yazı öncesi dönemi, ikincisi Ermeni Kıpçakçasının yazı dili olarak ortaya çıkışı ve yazı dilinin parlak dönemi, üçüncüsü de Ermeni Kıpçakçasının düşüşü ve kaybolma dönemidir [Daşkeviç, 1983, 92].

(…)

 

Tarihi vakayinameler

Bugüne kadar Ermeni Kıpçakçasıyla yazılmış üç vakayiname muhafaza edilmiştir. Bunlar, Kamenetsk vakayinamesi, Venedik vakayinamesi ve Polonya vakayinamesi’dir. Kamenetsk vakayinamesinin Kıpçakça bölümü, 1611-1624 yıllarına ait ve 1650-1652’de Kamenetsk-Podolsk’ta yaşayan Agop ve Avksent kardeşler tarafından Ermenice ve Ermeni Kıpçakçasıyla hazırlanmıştır. Bu vakayinamede Ukrayna’nın sağ kıyısında ve batısında, Moldova’da gerçekleşen olaylar, ama en önemlisi 1430’dan 1652’e kadar Kamenets-Podolsk’ta geçen olayları içermektedir. En önemli bölümü ise, Hotin savaşına aittir. İlk Kıpçakça yazılan yazı Ocak 1611’de Kamenets’ta Ermeni cemaatinin başkanlık seçimi, son yazı ise 12 Mayıs 1622’de Zamostye’de Kafalı Vartapet Mesrob’un ölüm haberleridir.  Vakayinamenin iki nüshası bulunmaktadır. Birinci, daha geniş olan nüshası, Venedik’te Ermeni Mehitarist Kütüphanesi’nde, ikincisi, kısaltılmış olanı ise, Paris Milli Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Birinci, Venedik nüshanın Ermeni Kıpçakçası bölümünün tümü 1896’da G. Alişan tarafından yayımlandı. Son zamanlarda aynı bölüm yeniden 1968’de E. Schütz ve 1969’da İ. Vasary tarafından yayımlandı, ancak tam olarak değil (Viyana Mehitarist Kitaplığında 1700 no’lu elyazması). E. Schütz’un bu çalışması tarih ve dil bilimi araştırmalarını içermektedir. İkinci, Paris nüshasının Ermeni Kıpçakçası bölümünü J. Deny fransızcaya tercüme etti, sözlük ve isimlerin indeksini de ekleyerek Latince transkripsiyonuyla beraber yayımlamıştır: (Paris Milli Kütüphanesinde 194 no’lu elyazması): Bu vakayıname 1060 (1611)’den 3 (13) Kasım 1062 (1613)’e kadar olan yazıları içermektedir [Garkavets, 1979, 9; 1993, 13].

 

Venedik Vakayinamesi ve Polonya Vakayinamesi G. Alişan’ın 1896’da yayımlanan çalışmalarından bilinmektedir. Venedik Vakayinamesi aynı zamanda Paris Milli Kütüphanesi’nde bulunmakta ve 1957’de J. Deny tarafından yayımlandığı bilinmektedir. Polonya Vakayinamesi 1981’de Y. Daşkeviç ve E. Trıyarski iki şekilde yeniden yayımlamışlardır [Garkavets, Hurşudyan, 2001, 596; Garkavets, 1993, 13].

 

Her iki vakayiname de Ermeni Kıpçakçasıyla yazılmış ve oldukça kısadır. İsa Peygamberin doğuşundan 1530 ve 1537 yıllarına kadar olan olayları içermektedir [Daşkeviç, 1979, 7]. Bu vakayinameler, bazı delillerin ve bilgilerin bağlantısız ve bölünmüş olmasına rağmen orijinallik açısından çok değerlidir. Ayrıca, Lvov’daki Ermeni Kıpçak kolonisinin Batı Ukrayna’da Ermeni Grigoriyan Kilisesi’nin vs. faaliyetleri hakkında ilginç bilgiler içermektedir. Bu iki eser daha incelenmemiştir  [Garkavets, Hurşudyan, 2001, XIX; Garkavets, 1993, 13].

(…)

 

Kıpçakça Konuşan Ermenilerin Kullandıkları Alfabe

Türkçe, Göktürk alfabesinden itibaren, değişik dönemlerde Sogt, Uygur, Mani, Brahmi, Süryani, Arap, Grek, İbrani, Latin, Kiril alfabeleri gibi değişik alfabelerle yazılmış ya da yazılmaktadır. Türkçenin yazımında kullanılan alfabelerden biri de Ermeni alfabesidir. Ermeni alfabesi 5. yy’ın başlarında Mesrob Maştots tarafından oluşturulmuştur. M. Maştots’a Ermeni Apostolik Kilisesi’nin başı Aziz Sahak ile Rufanos adında bir Yunanlı yardımcı olmuştur. Ermeni alfabesi 31 ünsüz ve 7 ünlü olmak üzere 38 harften oluşmaktadır. Harfler birleşmeden soldan sağa doğru yazılmaktadır. Ayrıca, Ermeniler Ermeni harflerine rakam değerlerini de vermektedirler [bk. Alfabe]. Metinlerde rakamlar niteliğinde kullanılan harfler üstü çizgili olarak geçmektedir.

 

Ermeni alfabesinin Türkçe metinlerinin yazımında kullanılmasına XIV yy’dan itibaren yazma eserlerde, XVIII yy’dan itibaren de basma eserlerde yaygın olarak rastlanmaktadır. Türkiye’de ve Ermenilerin göç ettikleri diğer ülkelerde Ermeni harfli Türkçe eserlerin yayımlanması XX yy’ın ilk çeyreğinden itibaren giderek azalsa da 1960’lı yıllara kadar devam etmiştir [Pamukçiyan, 2002, XI].

 

Türkçe’nin Ermeni harfleriyle yazımı, Türkçe konuşan Ermeniceyi ya hiç bilmeyen ya da çok az bilen, Hristiyanlık inancına bağlı Ermeni nüfusla yazı yoluyla iletişim aracı olarak gelmiştir. Ermeni harfli Türkçe yazma ve basma eserlerin yayılması, din, tarih ve edebiyat alanlarında geniş bir literatürün oluşması ve pek çok gazete ve derginin yayımlanması ile açıklanabilir [Pamukçiyan, 2002, XI].

 

Türkçe’yi Ermeni alfabesiyle yazanlar Ukrayna-Polonya Ermenileri ile Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti tebaası Ermeni asıllı vatandaşlardır [Tekin, 1997, 110].  

 

Ermeni yazısı, Ukrayna Ermenileri tarafından batı tarzında kullanmaktadırlar. A. Garkavets’e göre, Ermeni Kıpçakçasıyla yazılmış metinleri doğru okuyabilmek için Ermeni transliterasyonu ve transkripsiyonu az da olsa yararlı olmaktadır. Alfabe, Ermeni Kıpçakçasının ünlü sistemini net vermediği gibi ünsüz sisteminin özelliklerini de tam olarak verememektedir [Garkavets, Hurşudyan, 2001, XXVI]. Bundan dolayı  A. Garkavets Ermeni Kıpçakçasıyla yazılmış metinleri Türk transliterasyonu ve transkripsiyonuna göre okumaktadır. E. Trıyarski, E. Schütz, Y. Daşkeviç gibi Türkologlar ise Ermeni alfabesinin transliterasyonuna göre okumaktadırlar. Biz de AB’ni Ermeni alfabesinin transliterasyonuna göre okuduk.

(…)

 

Alġış Bitigi

Alġış Bitigi Ermeni alfabesiyle, fakat Kıpçakça yazılan bir eserdir. İlk sayfada belirtildiği gibi Alġış Bitigi’nin baskı tertibi Yovhanes Karmadanyents yardımıyla 27 Şubat (5 Mart) 1618’de (1061+551) başlamış ve son sayfada belirtildiği gibi 20 Mart (30 Mart) 1618’de (1067+551) kitabın baskısı tamamlanmıştır.

 

Alġış Bitigi dünyada yalnız Kıpçakça basılan ilk kitap değil, bu günkü bilgilerimize göre Türkçe basılan ilk kitaptır.

 

Adından da anlaşıldığı gibi bu bir dua kitabıdır ve “Hristiyanlar için düzenlenmiş dualar” (Bütün Hristiyanların duaları) diye geçmektedir. Bu da demek ki, bu kitap kendi Ermeni dilini bilmeyen, Kıpçakçayı ana dili olarak kabul eden Hristiyanlar için düzenlenmiştir.

 

Alġış Bitigi’nin İçeriği

Alġış Bitigi’nin içeriği mezmurlardan (Zebur’dan bölümler), İncil’den alınmış birkaç bölümden, Ermeni Kilisesi saat dualarından, şahsi dualardan, ilâhilerden ve Ortodoks inancının günah çıkarma açıklamasından oluşmaktadır. (…)

 

Alġış Bitigi’nin Dili

Alġış Bitigi’nin dili yalın ve sadedir. Eserde geçen yaklaşık 1100 kelimenin yalnız 181 kelimesi yabancı kelimelerdir. Bu kelimeler Arapça (92), Farsça (56), Ermenice (123), Polonya (3) ve Slav (2) dillerinden geçmiştir. Eserimiz dinî bir eser olduğundan diğer dillerden geçen kelimeler çoğu dinî kelimeler ve  Peygamberlerin isimleri ile ilgilidir.

 

Göze çarpan özelliklerden biri Ermeni Kıpçakçasının Türk olmayan bir zümre tarafından ikinci bir dil olarak kullanılmış olduğu, birçok Slav ve Ermenice kelimelerini içine aldığı ve cümle yapısını bozduğu halde, Kıpçakçanın umumî olan kurallarını korumasıdır. Böylece Alġış Bitigi Kıpçak dil grubunun özelliklerini ve kelime hazinesi bakımından dikkate değer bir eserdir.

 

http://www.turkleronline.com/diger/ermeniler/ermeni_kipcakcasi_1.htm

 



Tarih: 00:08, 12/10/2007 Kategori: Makalat
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

<- | Sonraki Sayfa ->