Tanım
Nasıl Olsa Görgü Tanığı Kalmadı Deyip Meydanın Boş Kaldığını Zannedenler Yanılıyorlar.
Bağlantılarım
*
*
*
*
 Free Hit Counters
Kategoriler
Soykırım Gerçeği
|
Ermeniler, Türkler ve Kendimiz

Konuk olduğumuz yerlerden biri de Taşnakların merkeziydi. Doldurduğumuz odada, partinin üst sorumlularından olan meslekten bir tarihçi sorularımızı yanıtlamıştı. Doğal olarak sorulardan biri de 'Ermenilere' atfedilen toprak talebi ile ilgiliydi. Taşnak yetkili bu soruya biraz şaşırmış gözüktü. Türkiye'nin Ermenistan'a toprak vermesinin gerçekçilikten uzak bir beklenti olduğunu ima eden bir gülümseme ile eğer bir gün Malatya'da dedesinin babasının oturmuş olduğu evin bir katını satın alıp arada sırada orada oturabilirse kendisi için 'toprak' şartının yerine geleceğini söyledi. Bütün Ermenilerin bu görüşte olduğunu söylemek mümkün olmasa da, en milliyetçi siyasi duruşlardan birini temsil eden Taşnakların resmi sözcüsünün Türkiyeli bir gruba bunu söylemesi, 'Ermenilerin' hangi noktada olduğu hakkında iyi bir fikir vermekte. Ermeni cemaati için 'toprak', kültürün binlerce yıldan bu yana beslendiği, sınırları belirsiz bir Anadolu parçasına tekabül eder. 'Toprak' kültürü yaşattığı için anlamlı olmuştur. Nitekim Ermeni yerleşimleri epeyce uzun bir süreden bu yana Anadolu üzerinde devlet kurma gibi bir amaç peşinde olmamışlar, bu topraklarda yaşıyor olmanın ve kendini idame ettirmenin yeterli görüldüğü bir anlayış geliştirmişlerdir. Dolayısıyla kadim Ermeni yerleşimlerinin bir yandan Bizans'a imparator ve yönetici verirken, öte yandan da Selçuklu veya Osmanlı yönetimini Bizans'a tercih etmeleri doğal bir durum olarak yaşanmıştır. Çünkü önemli olan adalet ve huzurdur... Sahip olmak ve yönetmek değil. Bu ruh halinin 'Ermenilikle' ilişkisinin olmadığı ise açıktır. Söz konusu bakış, her türlü göçmene bağrını açan ve sürekli kendini yeniden harmanlayıp melezleştiren Anadolu kültürünün genel halini yansıtır. Bu çok kimlikli kültürde toprağı hak etmek, onun kıymetini bilmekle, onu zenginleştirip paylaşabilmekle ilişkilidir. Yoksa daha fazla kan dökmekle değil... Tam da bu nedenle bugün Ermeni diasporası Türkiye'ye ve Türklere öfkelidir. 'Soykırım' geriliminin nedeni sadece geçmişte yaşananların inkârı değil, onların gözünde 'Türklerin' bugün Anadolu'ya layık olmamasıdır. Sorun kültürel değerleri korumak bir yana, tahrip eden bir devlet siyasetinin sergilenmesi ve bu stratejinin farklılıkların kıymetini bilmeyen bir milli kültürle bütünleştirilmesidir. Bütün Türklerin bu hamurdan olmadığını tabii ki Ermeniler de gayet iyi bilirler. Ama Türkiye halkının kendi fikirsel çeşitliliğini kamusal alana yansıtmamasını, genelde devlet tavrının kabullenildiği şeklinde yorumlarlar. Tam da bu nedenle birkaç yıl önceki 'Ermeni sempozyumu', Hrant Dink'in cenazesinde sokaklara dökülen yüz binlerce insan ve şimdi gündemde olan özür kampanyası, dünyanın çeşitli yerlerindeki milliyetçi Ermenilerin ezberini bozmakta. Gerçi bazıları 'soykırım' kelimesinin kullanılmamış olmasından hareketle, bu kampanyanın Türkiye'nin resmi tezini desteklediğini bile söyleyebildiler. Ancak gelen tepkiler, çoğunluğun epeyce farklı bir ruh haline geçtiğini ortaya koyuyor. İç içe geçmiş iki Türk imgesi Ermeni kimliğini öne çıkaran bu insanlardaki söz konusu yeni algılamayı kavramak üzere önce onların 'Türklere' ilişkin temel varsayımlarına dönmek gerek. Bu değerlendirmeye göre sonunda aynı noktaya varsa da, genel algılamalar açısından iki tür 'Türk' bulunmakta. Bunlardan biri ırkçılığa varan bir tür milliyetçiliğin takipçisi olarak, geçmişte yapılmış olanları her an tekrarlamaya hazır kişileri ifade ediyor. Diğer kategori ise, geçmişi bilen, hatırlayan ama devletten korktuğu için ağzını açmayanlardan oluşuyor. Ne var ki özür kampanyası gibi eylemler 'Türklerin' hiç de milliyetçi Ermeni algılamasındakine oturmadığını göstermekte. Bu yeni resim 'Türkler' diye bir genelleme yapılamayacağını, dolayısıyla tarihe bakarken de yeknesak bir 'Türk' kimliğinin olmadığını bir kez daha ortaya koyuyor. Öte yandan bu yeni bir tespit de değil... Ama milliyetçi Ermeni siyasetinin unutmuş gözüktüğü bir tespit. Çünkü 1915 kıyımı Ermeni cemaati içinde iki yönlü bir 'Türk' anısı yarattı: Bugün ailesinde 1915'e kurban vermemiş tek bir Anadolulu Ermeni aile bulamazsınız. Ama aynı şekilde aile geçmişinde olumlu bir Müslüman figüre yer vermeyen tek bir Ermeni aile de bulamazsınız. Diğer bir deyişle 1915 Ermeniler için 'öldüren' ve 'kurtaran' Türk imgesini bir araya getirir. Milliyetçilik Ermenilerin birçoğuna 'kurtaran' Türk'ün unutulmasını zorlasa da, herkes belleğinin bir dip noktasında bu anıları yaşatır... Ayrıca arkada bırakılan kız çocukların hikâyeleri de herkesçe bilinir. Bu ikili imge Ermenilerin pek çoğunda Anadolulu 'Müslüman Türk'ün de kimlik olarak bölünmesiyle kendini gösterir. Söz konusu durumun en ilginç örneklerinden birini, yukarıda bahsettiğim Taşnak ziyareti sırasında yaşamıştık. Grubumuzdan bir arkadaş parti sözcüsüne Müslümanlara nasıl baktığını sormuştu. Cevap aynen şöyleydi: "Bizim Müslümanlarla bir sorunumuz yok... Biz Müslümanları severiz. Bizim karşı olduğumuz şey Türk milliyetçiliği..." Muhatabımız aslında bu sözüyle Türkiye'deki en temel kimliksel meseleye de dokunmuştu. Çünkü Osmanlı'dan Türkiye'ye geçiş ile Türkiye'nin son dönemi arasında bağlam açısından bir paralellik, ama o bağlamın içeriği açısından bir ayrışma mevcut. Şöyle ki, Osmanlı'nın son dönemi ve Cumhuriyet'in ilk yılları Müslüman kimliğinden bir 'Türk' yaratmanın hikâyesidir. Sonraki dönemde ister istemez karşılaşılan 'demokrasi' bu kimliğin ardındaki kültürel değerleri ön plana çıkarınca, çare 'Türk-İslam sentezinde' aranmıştı. Ama bugün yaşadığımız süreç Müslümanlığın küresel bir anlam kazanmasıyla birlikte yeniden kendi kültürüne sahip çıkması ve Türklükten ayrışmasıdır. Öte yandan bu topraklarda Müslümanlığın 'kültürü' denen şey de sadece dinsel değil, aynı zamanda Anadolu'nun melez birikimine gönderme yapar. Bu nedenle Anadolu zemini üzerine oturtulduğunda dinler arası geçişlilik ne denli doğalsa, Ermenilerin Müslümanlarla ilişkisi de o derece doğaldır. Bugün 'Ermeni meselesi' denen sorun büyük çapta hurafelerden oluşuyor. Ermenistan'ın toprak talebi gülünç bir önermedir. Toplu tazminat ancak sembolik bir anlam taşıyabilir, çünkü hukuken olanaksız kılınmıştır. Sınırlar ise zaten Birleşmiş Milletler üyesi ülkeler olma nedeniyle uluslararası garanti altındadır. Geriye bir tek 'soykırım' kalmış gibi gözüküyor... Bunun hiç de küçümsenmeyecek bir talep olduğu açık. Ancak Türkiye kamuoyunun bilmesi gerek ki 'asıl' talep bu değil... Diaspora Ermenileri ile temas ettiğinizde, ezberci siyasetle geçen ilk dakikalardan sonra, bu durumu anlarsınız. 'Asıl' talep geçmişin hatırlanmasıdır. Bu ortak yaşanmışlığın bölünmüş bir bellek üzerinden parçalanmasına karşı çıkılmasıdır. 'Ermenilerin' talepleri kendi yaşadıkları 'felakete' soykırım denip denmemesinden ziyade o 'felaketin' karşısında namuslu ve vicdanlı bir insani duruş sergilenmesidir. Ancak şurası da açık ki, eğer 'Türkler' bu tavrı göstermezse, sadece Ermeniler değil bütün dünya soykırım zorlamasında bulunacaktır.
Bu noktada bu kelimenin de iki farklı alanda işlevsel olduğunu gözden kaçırmamakta yarar var. Bunlardan biri psikolojik... Bu kelime inkârcı yaklaşıma duyulan öfkenin taşıyıcısı olarak karşımıza çıkıyor. Öteki işlev ise hukuksal ve bu alanda fazla bir hareket alanı da bulunmamakta... Çünkü Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'ne göre son derece geniş tanımlanmış bir soykırım kavramı var. Öyle ki tek bir kişi öldürülmemiş bile olsa, bir topluluğun kültürel açıdan kendisini yeniden üretmesini engelleyen sistematik bir devlet stratejisinin başka türlü adlandırılması son derece güç. Nitekim günümüzde bile her an yeni soykırımlara şahit oluyoruz. Diğer bir deyişle bu kavramın iyice 'normalleştiği' bir siyasi atmosferin içinde yaşıyoruz. O halde hep sorulan soruya gelelim: Acaba Türkiye'deki insanlar bundan neredeyse yüz yıl önce olmuş ve farklı bir devlet yapısında yaşanmış olan bir olayla aralarına niçin mesafe koyamıyor? Geçmişi niçin normalleştiremiyor? Düşünün ki Osmanlı'yı bir 'Türk' devleti saymak bile pek mümkün değildir... Çok kimlikli, çok kültürlü, hukuksal ayrışmaları zorunlu kılan ama sosyal alanda her türlü melezleşmeye de imkân veren bir sistem içinde yüzyıllar boyu yaşandı. Nitekim Taşnaklar da dahil olmak üzere, Ermeniler 1914 yılının son günlerine kadar kendilerini Osmanlı saydılar ve epeyce küçük bir militan grup dışında, Osmanlı'nın ihyası durumunda milliyetçi projelerden vazgeçmeye hazırdılar. Bu durumu bizzat Taşnak dergilerinden takip etmek mümkün... Dolayısıyla soru şudur: Eğer Osmanlı zihniyet olarak çok kimlikliliğe bu denli yatkınsa ve Cumhuriyet de imparatorlukla kültürel bir kopuşu bu denli önemsemekteyse, hâlâ İttihatçı kimlik stratejisinden kurtulamamanın açıklaması nedir? Tarihe serinkanlı bir bakış bize bu sorunun yanıtını açıklıkla verir. Mesele kültürel kopuşu böylesine zorlayan yeni rejimin gerçekte İttihatçı yönetimle siyasi ve ideolojik bir süreklilik içinde olmasıdır. Ermeni kıyımında rol almış olan insanların bir bölümü Cumhuriyet döneminde bürokrat, siyasetçi veya ideolog olarak devletin içinde yer almaya devam etmiştir. Cumhuriyet'in azınlıklara karşı siyaseti ise hiçbir değişiklik olmadan İttihatçı zihniyeti sürdürmüştür. Dahası yeni rejim İttihatçıların alt kadrolarını istihdam etmiş, onları korumuş, günümüzde 'devlet içinde devlet' intibaı veren bir kadrolaşmanın zeminini hazırlamıştır. Birbirini besleyen milliyetçilikler Ancak mesele sadece suçlunun gizlenmesi veya benimsenmesi meselesi değil... Cumhuriyet aynı zamanda 'temiz' bir tarih yaratmanın, bu tarihten hareketle kimlik üretmenin ve söz konusu kimlik etrafında devlete itaatkâr bir toplum inşa etmenin de çerçevesini oluşturdu. 'Türk' kimliği bugün hâlâ esas olarak topluma değil, devlete ait bir kimlik... O nedenle devlet her fırsatta bu kimliği güçlendirmek için çaba sarf ediyor. Toplum ise devleti yitirdiğinde kimliğini de kaybedeceğini sanarak, 'millileşen' her konuda devletin yanında yer alıyor. Vatandaşlığın tanımı bile buna göre şekilleniyor... Nitekim devletin istediği gibi düşünen, onun istediği gibi konuşanlara vatandaş, diğerlerine vatan haini muamelesi yapılabiliyor. Bu sürekli inşa halinin en kritik noktalarından biri ise 'Ermeni meselesi'... Çünkü bu konu devletin üretmiş olduğu geçmişin gerçekliğe tekabül etmediğini ortaya koyan bir döneme gönderme yapmakta. Bu nedenle söz konusu mesele Türkiye'de devletçi siyasetin meşruiyetini sorguya açıyor. Devlet ise bunu engellemeye çalıştığı ölçüde, Ermeni kimliğini Türklüğün anti tezi gibi sunuyor. Aynen Ermeni milliyetçilerin Türklüğü kullanması gibi... Öyle ki bugün her iki taraftaki milliyetçiler için de ötekinin kimliğinin 'dışlanması', kendi kimliklerini oluşturma sürecinin ayrılmaz parçası haline gelmiş durumda. Oysa bu toprakların artık 'kendisini' hatırlamaya ihtiyacı var. 'Kendisinin' ne denli melez, karışık, iç içe ve zengin olduğunu fark edip, bunun keyfini çıkarmaya ihtiyacı var. Milliyetçilik hiçbir toplumun kendini sakınamadığı bir hastalanma hali... Ama bu topraklarda sıradan bir hastalıktan öte, kişiyi insanlığından çıkaran, toplumun dokusunu bozan bir yozlaşma. İyileşmenin yolu tarih üretmekten değil, geçmişi hatırlamaktan geçiyor. Çünkü 'kendimiz' o unutulmuş, unutturulmuş geçmişin içindeyiz hâlâ... /Etyen Muhcupyan - Zaman |
Tarih: 11:03, 13/1/2009 Kategori: ErmeniSorunu |
Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Korkusuzca Tartışmak Yararlı
PKK sempatizanlığı ve Ermeni destekçiliğiyle bilinen Soros beslemesi Bilgi Üniversitesi'nin her nasılsa Doç. Dr. ünvanı verilmiş, üstelik de (Mete Tunçay gibi bir tarih saptırıcının bölüm başkanlığı yaptığı yerde) tarihçi ve tam zamanlı ders veren Levent Yılmaz isimli "öğretim üyesi"(!), Türk Tarih Kurumu Başkanı sayın Halaçoğlu karşısında bilgisizliğini döktürüyor... İşte Halaçoğlu'nun Levent Yılmaz'a ünvan almakla gerçekten bilgili olunamayacağını gösteren 2 yazısı, (Melike FK)
Türkiye'de 1915 olaylarının bir şekilde farklı düşünceler içinde olanlar tarafından korkusuzca tartışılmasında büyük yarar görüyorum. Bu nedenle sayın Levent Yılmaz'ın sorularını, Radikal okuyucularının da izlemesi açısından faydalı buluyorum.
Levent Yılmaz'ın 1 Eylül 2007 tarihli açık mektubuna açık cevap (1)
Sayın Yılmaz'ın bilimsel araştırmaları incelendiğinde, Ermenilerle ilgili bir araştırma yapmamış olduğu gözlenmektedir. Buna karşılık şahsıma yönelttiği sorulardan konuya duyarsız olmadığı izlenimini edindim. Öte yandan pek çok kitapta yönelttiği soruların cevaplarının bulunmasına rağmen, tarafıma 'Açık Mektup' şeklinde sorular sormasını, kamuoyunun da bu konularda bilgilenmesine yardımcı olmak istediği şeklinde yorumluyorum. Nitekim Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü'nün gayretli çalışmaları sonucu araştırmacıların istifadesine sunduğu Ermeni sorunuyla ilgili çoğu belgeleri ve çevirilerini görmüş olduğunu düşünüyorum. Zira kendisi Osmanlı Arşivi'nde hiç araştırma yapmamasına rağmen (zira arşivde araştırma yapanların, çalıştığı tarih ve konusu ile gördükleri veya fotokopisini aldıkları belgeler bilgisayara kaydedilmektedir) sorularında bazı belgelerden söz etmektedir. Aslında araştırıcıların tarihi belgeleri, orijinalinden incelemeleri tarih metodolojisinin bir gereğidir. Tabii ki bunun için Osmanlıca bilmek şarttır. Ayrıca Türkiye'de 1915 olaylarının bir şekilde farklı düşünceler içinde olanlar tarafından korkusuzca tartışılmasında büyük yarar görüyorum.
Bu nedenle sayın Yılmaz'ın sorularını, okuyucuların da izlemesi açısından faydalı buluyorum. Şimdi sayın Yılmaz'ın sorularının cevaplarına gelelim:
1. 14 Mayıs 1331 (27 Mayıs 1915) tarihli kanun bugün kısaca tehcir kanunu olarak bilinmektedir. Bu kanun iddia edildiği gibi sadece Ermenileri ya da Hıristiyan Osmanlı vatandaşlarını sürgün etmek için çıkarılmış bir kanun değildir. Aynı kanun çerçevesinde savaş bölgesi veya stratejik noktalardan Fransız, İngiliz ve Ruslarla işbirliği yaptıkları için yoğun olarak Ermeniler nakladilmekle birlikte, Rum, Suryani ve Müslüman Araplar da nakledilmiştir. Buna bağlı olarak sayın Yılmaz'ın tehcirin hangi illere uygulandığı sorusu da bu bakımdan anlamını yitirmektedir. Bununla beraber tehcirin uygulanmadığı iller olarak, İstanbul, Edirne (Trakya dahil), Kastamonu, İzmir, Aydın, Antalya, Manisa sayılabilir. Kanunun içeriğinde de belirtildiği gibi savaş esnasında askeri otoritelerin ülke savunması için aldığı kararlara karşı silahlı eylemelere girişenler (etnik ve dini durumuna bakılmaksızın) nerede olursa olsun zorunlu göçe tabi tutulmuş veya hapsedilmiştir. Tıpkı İkinci Dünya Savaşında ABD tarafından Pasifik kıyılarındaki Japonların iç kesimlere nakli gibi. Böyle bir nakletme hakkı, tabii ki Osmanlı Devleti için de geçerliydi. Nitekim Ermenilerin Suriye'ye nakilleri, Arnold J. Toynbee tarafından bile "yasal bir güvenlik önlemi" (a legitimate security measure) olarak değerlendirilmiştir (Acquaintances, OUP, New York-Toronto, 1967, s.242.). Sayın Yılmaz'ın bu soruyu sorması bir art niyeti ortaya koymasına karşılık, kendisini de gülünç duruma düşürmektedir. Öte yandan kanunun uygulanmasına dair muhtelif çalışmalar bulunmaktadır. Mesela bununla ilgili olarak TTK tarafından yayınlanmış kitaplar bulunduğu gibi (Bkz. Kemal Çiçek, Ermenilerin Zorunlu Göçü 1915-1917, Ankara, 2005; H.Özdemir, Y.Halaçoğlu, K.Çiçek, Ö.Turan, R.Çalık, Ermeniler : Sürgün ve Göç, Ankara 2005), bendenizin de 'Sürgünden Soykırıma Ermeni İddiaları' (İstanbul 2006), 'Ermeni Tehciri ve Gerçekler' (Ankara 2001) isimli kitaplar incelenebilir. Sayın Yılmaz adeta bunları görmediğini ispata çalışmıştır. Öte yandan, sayın Murat Bardakçı tarafından yayınlanan belgeler hakkında, sanki sayın Bardakçı'nın bunların Talat Paşa'nın hatıra defteri olmadığını söylediğini ve yazdığını bilmiyormuş gibi soru sormaktadır. Bununla ilgili açıklamalarında sayın Bardakçı, yayınladığı belgelerin Talat Paşa'nın evrakı arasında çıktığını, belgelerdeki yazıların da Talat Paşa'ya ait olmadığını zaten açıklamıştı. Buna rağmen sayın Yılmaz'ın bir akademisyen olarak hala bu evrakı soruyor olması da anlaşılır şey değildir. Bu evrakta nakillerin sadece Suriye'ye olmadığı, yakın şehir ve kasabalara da yer değiştirme şeklinde uygulandığı ifade edilmiştir. Sayın Yılmaz şayet arzu ederlerse bunu sayın Bardakçı'ya sorabilir. Kaldı ki Talat Paşa'ya ait olduğu söylenen söz konusu defterdeki yazıyla birebir aynı karakterde yazılmış tehcir olunacaklarla ilgili bir cetvel de ATASE tarafından yayınlanmıştır (Arşiv Belgeleriyle Ermeni Faaliyetleri, 1914-18, Ankara, 2005, C. I, s. 439-444).
2. 13 Eylül 1331 (26 Eylül 1915) tarihli kanun, yine etnik bir ayrım gözetmeksizin zorunlu iskâna tabi tutulan kişilerin mal ve borçlarının devlet tarafından koruma altına alınması ile alakalıdır. Nitekim bakanlar kurulu mazbatasında "iskân edilenlerin memleketlerinde kalan mal ve eşyalarının veyahut kıymetlerinin kendilerine uygun şekilde iadesi yapılacaktır" denilmektedir. Savaş sonrasında malların iade edilmesiyle ilgili kararlar da çıkmış, hatta zarara uğradığını söyleyenler tarafından mahkemelere başvurulmuştur. Bunların örnekleri Devlet Arşivleri
tarafından yayınlanmıştır.
3. Zamanımızda 'tehcir kanunu' olarak nitelendirilen 'Sevk ve İskân Kanunu' elbette Takvim-i Vekayi'de yayınlanmıştır. Bu arada sayın Yılmaz'a, Takvim-i Vekayi'nin 'Resmi Gazete' olduğunu ve orada yayınlanmadan hiçbir kanunun yasalaşmadığını hatırlatmak isterim.
4. Bu kanun gereğince, tehcir edilenlerin malları, alacakları ve borçları, bu iş için kurulan komisyonlarca yapılmıştır. Komisyonların kuruluş ve çalışma esasları ile ilgili arşivlerde sayısız belge bulunmaktadır ve TTK tarafından yayınlanan eserlerde bu belgeler açıkça değerlendirilmiştir. Komisyonların kurulduğu ve malların tasfiyesini en iyi şekilde yaptığı yabancı konsolos raporları ile de sabittir (US Archives, NARA 867.4016/142. Diğer örnekler için bkz. Kemal Çiçek, Ermenilerin Zorunlu Göçü, s.63-76). Sayın Yılmaz'ın tehcir edilenlerin geride bıraktıkları mallarının tasfiyesinin kabulüyle nasıl bir sonuca ulaşmak istediği anlaşılamamaktadır. Tehcir edilenler yükte hafif değerde ağır eşyalarını yanlarına aldıklarına göre, geride kalan mallarının (hasadı gelen üzüm, satılacak şarap, değer kaybına uğraması muhtemel eşya veya malın) devlet tarafından emniyet altına alınması kararı, savaş sırasında hükümetin yaptığı en insani uygulamadır. Tasfiyenin her ilde titiz bir şekilde yapıldığı elbette savunulamaz ama ülkede savaş durumu yaşandığı da göz ardı edilmemelidir.
5. İlgili kanun çerçevesinde tehcir uygulanan illerde Emlak-ı Metruke Komisyonlarının kurulmasının kararlaştırıldığı bilinmekle birlikte kaç komisyon kurulduğuna dair bir bilgiye rastlanmamıştır. Bununla beraber tasnif edilen belgelerden komisyonların kurulduğu kesin olarak anlaşılmaktadır.
Ne yazık ki savaş ortamı olması dolayısıyla taşrada tutulan defterlerin merkeze yollanamadığı anlaşılmaktadır. Taşra arşivleri ise büyük savaşın ardından Milli Mücadele döneminin yaşanması dolayısıyla yokolmuş veya belki de işgalcilerin eline geçmiştir. Şayet bir şekilde bu defterlere ulaşılacak olursa, diasporanın iddialarına en güzel yanıt bu defterler olacaktır.
6. Terkedilmiş Mallar Komisyonunda kimlerin bulunduğu sorusuna gelince : 10 Haziran 1915 tarihli yönetmelik, Terkedilmiş Mallar Komisyonu'nda bir başkan ile iki resmi görevlinin bulunacağını, bunların Dâhiliye ve Maliye bakanlıklarından olmasını öngörmüştür. Diğer görevlilerin seçimi, komisyonun bu üyelerine bırakılmıştır. Trabzon'daki Amerikan konsolosu Oscar S. Heizer, söz konusu komisyonun tehcir edilenlerin mallarını nasıl defterlere kaydettiğini ve depoladığını yazmaktadır (US Archives, NARA867.4016/142). Tehcir edilenlerin mallarına sahip çıkılması Osmanlı hükümetinin duyarlılığını ve tehciri geçici bir uygulama olarak gördüğünü ortaya koymaktadır. Zira ne Müslümanları Kafkasya'dan Anadolu'ya süren Rusya'nın, ne de diğer Balkan devletlerinin Anadolu'ya göç ettirilen Türk/müslüman göçmenler hakkında benzeri bir uygulaması söz konusudur.
7. Sayın Yılmaz'ın Emlak-ı Metruke Komisyonları'nı ısrarla 'Tasfiye Komisyonları' olarak adlandırmasına katılmak mümkün değildir. Bu komisyonların resmi adı 'Emlak-ı Metruke Komisyonu' olup, tehcir edilenlerin geride kalan mallarının korunması veya değer kaybetmesinin önüne geçilmesi amacıyla hizmet vermişlerdir. Bugünkü Türkçeye aktarırsak, 'Terkedilen Mallar Komisyonu' karşılığındadır. Tasfiye anlamı çok farklı bir kelimedir. Yukarıda da ifade edildiği gibi bu komisyonlar tehcirin yoğun olarak yapıldığı illerde kanun gereği kurulmuştur.
8. 13 Eylül 1331 (26 Eylül 1915) tarihli kanunda ve önceki kanun ve yönetmeliklerde ifade edildiği gibi komisyon tarafından kayıt altına alınan mallar sahiplerine iade ve dönüşlerinde teslim edilecektir. Savaş sırasında ve sonrasında komisyonlardaki para ve eşyaların Ermenilere teslim edildiğine dair arşivde sayısız belge bulunmaktadır. (www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/) Ancak yazarın iddia ettiğinin aksine, 10 Haziran 1915 tarihli yönergeye göre mal sandıklarında emanete alınan menkul ve gayri menkulün değerlendirilmesi tamamen Dahiliye (İçişleri) Bakanlığı'nın yetkisine bırakılmıştır.
9. Tehcir edilen Ermenilerin malları üzerindeki haklarını elde etmeleriyle ilgili o tarihte bir düzenleme söz konusu değildir. Malların iadesi ile ilgili esas kanun 1 Kasım 1918 tarihinde yayınlanmıştır. Bu kanunun 4. maddesinde ise açıkça Ermeni evlerinde oturan muhacir ve mültecilerin çıkarılarak asıl sahiplerine verilmesi ve mülklerin iadesinin yapılmasını emretmektedir. Nitekim bir belgeye göre kanunun çıkmasından itibaren 30-40 gün içinde Ermenilerden 23.420 kişinin meskenlerine yerleştirildiği, bu sayıya kendi imkanlarıyla yerleşenlerin eklenmesi durumunda 60.000 kişinin bu şekilde evlerine yerleştiği belirtilmiştir (BOA, BEO., 341055; Tasvir-i Efkar, 22 Aralık 1918, nr. 2598). Öte yandan bir ABD belgesine göre geriye dönenler ve Anadolu'da yaşayanların Sevr öncesinde, 644.900 kişi olduğu bilgisi yer almaktadır (US Archives, NARA 860 J.584).
10. Borçlu Ermeniler istisna tutulmak kaydıyla, incelediğimiz belgeler ışığında tehcir edilen Ermenilerin mallarına haciz konmasının söz konusu olmadığı belirtilmelidir. Zira o tarihte Ermeni mevduatlarının büyük kısmı Fransız ve İngiliz sermayeli Osmanlı Bankası'nda bulunmakta idi.
11. Ermeni mallarının iadesi konusunda 1918 sonrasında iktidarda olan bütün hükümetler titizlikle hareket etmişlerdir. Bunun için 'Geri Dönüş Kararnamesi' çıkarılmıştır (Bkz. BOA, Bâb-ı Âlî Evrak Odası, No. 341055; Ayrıca orijinali için bkz. Y.Halaçoğlu, Sürgünden Soykırıma Ermeni İddiaları, İstanbul 2006). Ayrıca bu konuda Doç. Dr. İbrahim Ethem Atnur ve Dr. Bülent Bakar başta olmak üzere bazı araştırmacıların eserleri vardır. Bu eserlerde terkedilmiş malların iadesinin hangi şartlarda yapıldığı ve hükümetin konuya titizlikle yaklaştığı belgelerle aydınlatılmaktadır. Sayın Yılmaz'ın arşivde malların iadesi ile ilgili olarak BOA, BEO'da 340947 nolu belgeyi de incelemesini öneririm. Bu belgeden sorusuna daha tatmin edici yanıt alabilecektir.
TBMM'nin 14 Eylül 1338 tarih ve 284 numaralı kararının gerekçesini Uluslararası bir anlaşma olan Lozan Barış Antlaşması oluşturmuştur. Bu bakımdan kararın gerekçesini öğrenmek isteyenler Lozan Barış Antlaşması'nın ek protokollerini okudukları takdirde bilgi elde edebilirler.
12. Sayın Yılmaz, Anayasa Mahkemesi'nin 31.07.1963 tarihli kararının, Resmi Gazete'nin tarih ve sayısını da vererek yayınlandığını belirtmesine rağmen, tarafıma kararın yayınlanıp yayınlanmadığını sorması anlaşılamamıştır. Bu kararda 6 Ağustos 1340 (1924) tarihinde malının başında bulunmayanların, bu tarihten sonra Türkiye'ye dönseler de, mallarının hazineye intikal edeceği belirtilmiştir. Evet bu karar yukarıda söz konusu edilen Lozan Antlaşması'nın tartışılan hususlarından biridir. Bu malların kime verildiği, bedeli, satılıp satılmadığı gibi konuları ayrı bir çalışma konusudur ve sayın Yılmaz bu konularda bir araştırma yapacak ve kamuoyuna açıklayacak olursa, büyük memnuniyet duyacağımızı belirtmek isteriz.
Bununla beraber bu konuda bir açıklama yapmak zarureti de görülmektedir :
Anayasa Mahkemesi kararı dayanağını Lozan Antlaşması'ndan almaktadır. Bu bağlamda müttefik devletlerce görüşmeler sırasında Ermeni mallarına ilişkin dile getirilen talepler Türkiye tarafından reddedilmiştir. Bu durum müttefik devletlerce de kabul edilmiştir. Lozan Antlaşması'nın
64. ve 65. maddeleri incelendiğinde Ermenilere ait malların iadesi konusunda Türk devletinin bir devletler hukuku yükümlülüğü altına girmediği görülecektir:
Lozan Antlaşması'nın 64. maddesi bu antlaşmada mali bakımdan zarara uğrayanları müttefik devlet vatandaşı gerçek ve tüzelkişiler veya bu devletlerin vatandaşı olmadığı halde müttefik (Türkiye'nin karşısında düşman olarak yer alan) devletlerce 'himaye' edildiği için Osmanlı makamlarınca düşman muamelesine maruz kalanlar (himaye altında olanlar) şeklinde belirlemiştir.
Yusuf Halaçoğlu / Türk Tarih Kurumu Başkanı |
Tarih: 00:14, 10/11/2007 Kategori: ErmeniSorunu |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Aptallar İçin Soykırım Rehberi

"Ermeni Soykırımı savı, Türk Ulusu'na hakarettir"
ABD Temsilciler Meclisi Dış ilişkiler Komisyonu`nun kabul ettiği tasarı daha mürekkebi kurumadan sulanmaya başladı. Tasarıdan imzalarını çekmeye başlayanlara Demokrat Partili üyeler de katılınca Amerika`daki Ermeni diasporasının hayallerinin de başka bir bahara kalma ihtimali güçlendi. Amerika`daki Ermeniler hâlâ Demokratlarla Cumhuriyetçiler arasında sıkışmış seçim malzemesi olduklarının farkında değiller. Bu tasarı her seçim dönemi ortaya çıkıyor. Ancak ABD`nin çıkarları ağır basınca tekrar çıktığı tozlu raflara geri dönüyor. ABD balonu irtifa kaybetmeye başlayınca ve de başta İncirlik olmak üzere Türkiye`nin stratejik ve lojistik önemi gündeme gelince Ermeniler`in balondan atılacak safra muamelesi görmeleri kaçınılmaz.
(…) Farkındaysanız Ermenistan`daki Ermenilerin fazla sesi çıkmıyor. Gürültüyü yapanlar Ermenistan dışındaki "tuzu kuru" olanlar.
Yoksulluk ve yokluk içindeki Ermenistan Ermenilerinin binlercesi turist vizesiyle geldikleri Türkiye`de kaçak olarak çalışıp ekmek parası kazanıyorlar.
Türk Hükümeti bu kaçakları toplayıp sınır dışı edecek diye ödleri kopuyor. Keşke bu kaçakları Fransa veya ABD`ye gönderebilme imkânımız olsa da Ermeniler nasıl bir muamele ile karşılaşacaklarını görseler! Ermenistan`ın en önemli sorunu ise Türk sınırının kapalı olması. (…) Belki de Türk Hükümeti, Ermenistan sınırını 3 ay süre ile açıp tekrar kapasa Ermeniler neler kaybettiklerinin daha çok farkında olurlar.
Sözde Ermeni Soykırımı tasarısı, Batının uyguladığı çifte standartı Amerika`da ve Avrupa`da tekrar gündeme getirdi. Birçok sağduyulu, aklı başında yazar konuyu yazdı. Amerika`da dolaşan aşağıdaki e-mail, batının çifte standartıyla dalga geçen, güzel bir örnek.
"Aptallar için Soykırım rehberi"
Toplu katliam, ne zaman soykırımdır ne zaman soykırım değildir!
*Öldürenler: Müslümanlar
Kurbanlar: Hıristiyanlar
Kesinlikle Soykırım
*Öldürenler: Hıristiyanlar
Kurbanlar: Müslümanlar
Kesinlikle Soykırım değildir.
Savaş veya iç savaş denebilir.
*Öldürenler: Almanlar, Fransızlar, Polonyalılar, Slavlar v.s
Kurbanlar: Avrupalı Yahudiler
Soykırımdır.
Ancak sadece Almanlar suçludur.
*Öldürenler: Müslümanlar
Kurbanlar: Müslümanlar
Kurbanlar Batı yanlısı veya öldürenler Batı düşmanı ise Soykırım
Öldürenler Batı yanlısı,kurbanlar Batı düşmanı ise Soykırım değildir.
*Öldürenler: Hıristiyanlar
Kurbanlar: Hıristiyanlar Veri eksikliği. Öldüren ve kurbanların deri rengine göre sonuç değişir. (Öldürenler beyaz, kurbanlar zenci veya kızılderili ise Soykırım değildir.)
*Öldürenler: Gelişmiş Batı Ülkeleri
Kurbanlar: 3. Dünya ülkeleri vatandaşları
Kesinlikle Soykırım değildir.
Anti-Terörizm, Kıtalararası uyuşmazlık! Ve ya baskı rejimlerine karşı savaş olarak nitelenebilir. (Örnek: Afganistan -Irak)"
http://www.soykirimgercegi.com/htmpage.asp?id=614
|
Tarih: 16:07, 27/10/2007 Kategori: ErmeniSorunu |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
"Türkiye Artık Güvenilmez Ülke"

The Economist'teki müthiş yazı; Buna göre, ABD konsolosu 1915'li yıllarda, "Muhammed'in yolundan gidenler Hıristiyan nüfusu sadece yok etmeye değil, onların dinlerinin ve medeniyetlerinin tüm izlerini de silmeye kararlı," diye yazıyor. İşte o analiz...
Economist dergisinin internet sayfasında yayımlanan bir değerlendirme, 1915 yılında çıkan tehcir yasasının ardından Anadolu'da yaşanan olayları Ermeni soykırımı olarak nitelendiren karar ışığında Türkiye-ABD ilişkilerini ele alıyor.
Değerlendirme, 1915 yılında Türkiye'deki bir Amerikan konsolosunun o sırada Anadolu’da yaşanmakta olanlarla ilgili ülkesine gönderdiği değerlendirmelerden bir alıntı yaparak başlıyor.
Buna göre, ABD konsolosu o yıllarda, "Muhammed'in yolundan gidenler Hıristiyan nüfusu sadece yok etmeye değil, onların dinlerinin ve medeniyetlerinin tüm izlerini de silmeye kararlı," diye yazıyor.
Türkiye, o yıllarda yaşananları 'I. Dünya Savaşı sürecinin istenmeyen bir sonucu olarak tanımlıyor' diyen Economist, ancak Ermenilerin olayların soykırım olarak nitelendirilmesi için yıllardır kampanya yürüttüklerini belirtiyor.
Economist, 10 Ekim tarihli kararıyla Amerikan Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi ikinci görüşü desteklediğini gösterdi, diyor ve ‘tasarının destekçileri Temsilciler Meclisi genelinde de yasayı geçirecek güce sahip görünüyor’ diye de ekliyor.
Türkiye'nin ABD için Orta Doğu'daki askeri faaliyetleri açısından çok önemli olduğunu belirten dergi, 'bu nedenle Amerika'daki önemli siyasetçiler, geçmişte ve bugün tasarıyı engellemek için çaba harcadılar' diyor.
Türkiye'nin karar tasarısına karşı lobi yapması için Demokratların Temsilciler Meclisindeki eski liderlerinden Dick Gephardt'ı tuttuğunu aktaran Economist, ABD'nin halen hayatta olan sekiz eski dışişleri bakanının tasarıya karşı olduklarını belirttiklerini de hatırlatıyor.
Dergi, önceleri tasarıyı destekleyenlerden Demokrat Jane Harman'ın Türkiye'yi ziyaret edip başbakan ve Ermeni Ortodoks patriğiyle görüştükten sonra fikrini değiştirdiğini de belirtiyor.
Economist, Harman'ın tasarıya karşı çıkma nedenlerini birçok kişinin paylaştığını da söylüyor ve bu nedenlerden birinin de Türkiye'nin komşusu Ermenistan'la ilişkilerini düzelttiğine dair işaretler vermesi olarak ortaya koyuyor.
Dergi ayrıca, "Türkiye kendi davasının savunulmasına çok yardım eden hamlelerde bulunmadı" diyerek, Türk Ceza Kanunu'nun soykırımdan bahsetmeye cesaret eden yazarları yargılamakta kullanıldığına vurgu yapıyor.
Türkiye'nin ABD'den uzaklaşması sonucunu doğuran başka hamleler olduğunu da söyleyen Economist, örnek olarak Türkiye'nin İran'la imzaladığı petrol ve gaz anlaşmalarını ve Hamas'a gösterilen yakınlığı veriyor.
Dergi, "Böylesi davranışlar Türkiye'nin, Müslüman bir ülke olarak İsrail'e dostluk gösterdiği için Türkiye'yi coşkuyla destekleyen bazı Yahudi Amerikalıların dostluğunu kaybetmesine neden oldu" diyerek, Amerika'da alınan kararın ardından Türkiye'nin Irak sınırı ötesine geçme konusunda ABD'nin düşüncesini önemsememesini getirebileceğini de yazıyor.
Benzer bir tasarıyı geçtiğimiz yıl onaylayan Fransa'ya da değinen Economist, "Fransa'nın bu kararı, Ermenilerle ilgili olduğundan çok Türkiye'yi Avrupa Birliği dışında tutmak için alınmış bir karar” yorumunu da aktarıyor.
"Türkiye İran’la ilişkilerine devam eder ve alelacele Irak'a girerse Amerikalıları ve Avrupalıları kendisinden daha da uzaklaştırır", diyen Economist değerlendirmesini, "siyaset uzmanları Türkiye'nin dostluğunu garanti görmemek gerektiğini şimdiden anladı" diyerek bitiriyor.
Bbc
http://www.cafesiyaset.com/haber/20071014/The-Economistteki-muthis-yazi.php
|
Tarih: 22:03, 14/10/2007 Kategori: ErmeniSorunu |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
İddialara Işık Tutan Belgeler

100 Belgede Ermeni Meselesi
Haz. Mehmet PERİNÇEK
Mehmet Perinçek'in '100 Belgede Ermeni Meselesi', yıllardır görülmeyen, yok sayılan büyük bir belge kaynağının üzerindeki sis perdesini aralıyor
/HALUK HEPKON
Ermeni Soykırımı iddiaları ilk kez Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere ve diğer emperyalist ülkeler tarafından ortaya atılmıştı. Bugün de söz konusu iddialar Türkiye'ye karşı bir silah gibi kullanılmakta, ülkemizin emperyalizme karşı mücadele tarihi ve Kurtuluş Savaşı mahkûm edilmeye çalışılmaktadır. Bu yüzden soykırım iddialarına karşı mücadele günümüzde son derece önemlidir. Ama bu önemli mücadele şimdiye kadar hep yarım yamalak yürütülmüştür. Bunun nedeni ise konuyla ilgilenen araştırmacıların Rus devlet arşivlerini göz ardı etmede gösterdikleri ortak ısrardır. Oysa Çarlık Rusyası ve Sovyet Rusya, 1915-1923 yılları arasında yaşanan olayların en önemli tanıkları arasındadır. Çarlık Rusyası 1917 Devrimi'ne kadar Ermeni meselesinin taraf olarak içindedir. Dolayısıyla Rusya 1915 Tehciri'nin öncesinde ve sonrasında yaşananları titizlikle kayda geçirmiştir. Üstelik Çarlık Rusyası'nın Taşnaklarla ilişkileri nedeniyle söz konusu arşivler Ermeniler'e ait belgeleri de içermektedir. Sovyet Rusya ise meseleye Ermeni değil, emperyalizm meselesi olarak bakmış ve son derece nesnel değerlendirmeler yapmıştır. Rus arşivleri Ermeni milliyetçiliğinin Çarlık Rusyası ve Batı emperyalizmi tarafından Türkiye'ye karşı nasıl kullanıldığını, Ermeni mezalimini ve Türklerin buna karşı verdiği savaşın haklılığını ortaya koymaktadır. Ama bütün bunlar Rus devlet arşivlerinin üzerindeki gizli ambargonun kalkmasını sağlayamamıştır. Rus kaynaklarından yararlanmayı bir tür bolşevikliğe bulaşma olarak gören Türk tarafı, yıllarca söz konusu belgelerin önemini kavramamıştır. Ermeni tezlerini savunanlar ise soykırım iddialarını yerle bir eden söz konusu arşivleri bir suskunluk komplosu ile karşılamayı tercih etmişlerdir. Aslında Rus devlet arşivlerinin başına gelenler, tarihin ne kadar ideolojik müdahalelere açık bir bilim olduğunu kanıtlamakta ve üniversitelerin tarih bölümlerinde ders konusu olmayı hakketmektedir. Mehmet Perinçek'in Rus Devlet Arşivlerinden: 100 Belgede Ermeni Meselesi başlıklı çalışması, ideolojik kaygılarla yıllardır görülmeyen, yok sayılan büyük bir belge kaynağının üzerindeki sis perdesini aralıyor.
Ermeni milliyetçiliğin iki özelliği
Mehmet Perinçek'in okuyucuya sunduğu belgeler, Ermeni Soykırımı iddialarını tam anlamıyla çürütmektedir. Belgelerden Ermenilerin, İttihat Terakki yöneticilerinin politik bir istihzayla Ermeni meselesinin miladı ilan ettikleri Berlin Anlaşması'na kadar Türkiye'de çok iyi şartlarda yaşadığı ve korunduğu görülüyor. Kitapta yer alan 3. ve 4. belgeler bu konuda zihin açıcıdır. Ermenilerin kötü yaşam koşullarıyla ilgili iddiaların esas olarak emperyalist saldırganlığı gizlemek amacıyla üretildiği anlaşılmaktadır.
Belgeler, doğumundaki ve gelişimindeki özgün koşullar nedeniyle Ermeni milliyetçiliğinin iki karakteristik özelliğine dikkat çekmektedir. Birincisi emperyalizme göbekten bağlılık ve işbirlikçiliktir. Belgelerden Ermeni milliyetçiliğinin Çarlık Rusyası'nın ve diğer emperyalist devletlerin doğrudan emrine girdiği kesin bir biçimde anlaşılmaktadır. Türkler açısından Ermeni meselesi artık emperyalist saldırganlığa karşı mücadelenin ve vatan savunmasının bir parçasıdır. Kitaptaki 29. belgede Ermeni bolşevik devlet adamı Boryan'ın Türkiye'nin Ermeni isyanını bastırmak için giriştiği mücadeleyi haklı görmesi, 44. belgede Ermenistan'ın ilk başbakanı ve Taşnak partisinin kurucusu Kaçaznuni'nin "Sevr gözlerimizi kör etmişti" demesi son derece anlamlıdır. Menşevik Gürcistanı'nın Toprak Bakan Yardımcısı Karibi "Türklerin yerinde kim olsa aynısını yapardı" derken bu haklılığa gönderme yapmaktadır.
Ermeni milliyetçiliğinin ikinci özelliği vahşiliğidir. Aslında bu durum emperyalizmle ilişkilerin doğal sonucudur. Emperyalizmle işbirliği daha düne kadar bir arada yaşadığı halklara karşı düşmanlığı körüklemiştir. Saldırgan Ermeni burjuvazisi sıkışıp kaldığı topraklardan Anadolu'ya doğru genişlemeye çalışırken etnik temizliği bir yöntem olarak benimsemekte mahzur görmemiştir. Kitapta yer alan 25., 36. ve 37. belgeler Ermeni milliyetçiliğinin milli zulüm konusunda ne kadar pervasızlaştığını göstermesi açısından son derece önemlidir. Çarlık ordusunun yetkilileri bile Ermeni çetelerin vahşeti karşısında dehşete kapılmışlardır. Hatta kitapta yayımlanan Çarlık askeri mahkemelerinin tutanaklarında görüldüğü üzere Ermeni çeteciler yargılanmış ve idama mahkûm edilmişlerdir. Bu katliamların tehcir öncesi dönemde sistematik bir hal alması ayrıca dikkat çekicidir.
Sovyetlerden kayıtsız şartsız destek
Ekim Devrimi'nin ardından Rusya'da iktidara gelen devrimci yönetim, Ermeni meselesinin emperyalist devletler tarafından Türkiye'yi parçalamak için bir araç olarak kullanıldığını tespit etmekte gecikmemiştir. Meseleye emperyalizme karşı mücadele perspektifiyle yaklaşan Sovyet iktidarı, vatan savunması yapan Türkiye'nin haklı bir savaş verdiğini ve yaşanan acı olayların asıl sorumlularının emperyalist devletler olduğunu görmüştür. Özellikle Boryan, Lalayan ve Karinyan gibi Ermeni devrimci önderlerinin konu hakkındaki nesnel tutumları ve tespitleri son derece önemlidir. Yine örneğin kitapta 52. belge olarak yayımlanan Sovyet Ermenistanı'nın önde gelen isimlerinden A. İ. Mikoyan'ın 1919 yılında Lenin'e sunduğu gizli rapor, bütünüyle Ermeni milliyetçiliğine tavır almaktadır. Hatta Ermenistan Komünist Partisi Merkez Komitesi'nin illegal çalıştığı dönemde 'çok gizli' kaydıyla yayımladığı ve okunduktan sonra imha edilmesini emrettiği talimatnamedeki "Ermeni askerleri ilerlemekte olan Türk askerlerine ateş etmemeleri ve mevzilerini terk etmeleri konusunda ikna edin!" ifadesi bu tavrın boyutunu göstermesi açısından çarpıcıdır. Bu tutum en üst düzeydeki Sovyet Rusya önderliği tarafından da benimsenmiştir. Nitekim 61. belgede Stalin kendi el yazısıyla yazdığı bir notta Ermeni meselesinde Türkiye'nin desteklenmesi gerektiğini ve Lenin'in de böyle düşündüğünü söylemektedir. Stalin'in Türk tezlerini en hararetli şekilde desteklediği başka belgeler de kitapta yer almaktadır.
Bolşeviklerin bu tavrı, Transkafkasya'da Kızıl Ordu'yla Türk orduları arasında askeri bir işbirliğini de beraberinde getirmiştir. Kızıl Ordu'nun Nahcivan'da Türk ordusunu Enternasyonal Marşı'yla selamlaması bu yüzdendir. Basit bir askeri işbirliğinin çok ötesindeki bu kader birliğini kanıtlayan belgeler ise tarihimizdeki gizli kalan bir gerçeği ortaya çıkarmaktadır.
Türkiye, Ermeni Soykırımı ile ilgili iddialara karşı şimdiye kadar gaflet ve hatta dalalete varan bir sessizlik içerisinde kalmıştı. Oysa sahte belgelere dayanan soykırım iddialarının satır aralarında başka bir ülkenin değil, Türkiye'nin meşruluğu ve var olma hakkı tartışılıyordu. Mehmet Perinçek'in Rus devlet arşivlerinde yaptığı araştırma ve okuyucuya sunduğu belgeler bu anlaşılması zor sessizliği bozmaktadır. Perinçek'in kitabında seçtiği belgelerin orijinallerine de yer vermesi son derece yerindedir. Böylelikle söz konusu belgelerin güvenilirliği konusunda soru işaretlerine yer bırakmazken, görsel olarak da okuyucuyu tarihsel bir yolculuğa çıkarmaktadır. Gündüz Aktan'ın, Perinçek'in kitabına yazdığı önsözde de belirttiği gibi, Rus Devlet Arşivleri gerçeğin yalanla savaşında bize büyük bir cephane sunmaktadır.
100 BELGEDE ERMENİ MESELESİ
Mehmet Perinçek, Doğan Kitap, 2007, 228 sayfa, 11 YTL.
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=6213
|
Tarih: 22:33, 11/10/2007 Kategori: ErmeniSorunu |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
|