ERMENİ MEZALİMİ
Bu Blog İçinde Ara

Tanım

Nasıl Olsa Görgü Tanığı Kalmadı Deyip Meydanın Boş Kaldığını Zannedenler Yanılıyorlar.


Bağlantılarım

* Ana Sayfa
* Profilim
* Arşiv
* Arkadaşlarım
Free Hit Counters
Free Hit Counters

Kategoriler


Ermeni Sorunu Soykırım Gerçeği

Türkler ve Ermeniler


Ermeni meselesi yaklaşık olarak bir buçuk asır önce kucağımızda bulduğumuz ve halâ ne kadar taşıyacağımız da belli olmayan bir sorundur. Aslında Türkler bu sorunun müsebbibi değil muhatabıdır. Osmanlı devleti hiçbir zaman bünyesinde barındırdığı onlarca ulustan sadece biri olan Ermenilerden kurtulma derdinde olmamıştır. Hatta tarih sayfalarına "Osmanlı Medeniyeti" ibaresinin altın harflerle kazınmasında Ermenilerin de karınca kararınca katkısı olmuştur. Sorunun temel kaynağı, Rusya, İngiltere ve Fransa'nın 19. yüzyıl sonlarında "hasta adam" diye nitelendirdikleri Osmanlı Devleti'ni bir an önce ortadan kaldırmaya yönelik operasyonun parçasıdır. Ermeniler ise bu oyunun sadece icracılarından biri olmuşlardır. 


 

 Türk Hakimiyetinden Önce Ermeniler

 

Bilinen tarihlerine göre Ermeniler, milattan önce 7. ve 6. yüzyıldan itibaren İranlıların, Makedonyalıların, Romalıların, Greklerin, Müslüman Arapların, Rusların ve Türklerin yönetimine tâbi olmuş bir millettir. 1991 yılında bağımsızlıklarını ilân edene kadar tarihler Ermenilerin ulus olarak sadece, M.Ö. 95-66 yılları arasıda bağımsız yaşadıklarını kaydeder. Ermenistan tabiri ise bir cografya adı olarak kullanılmıştır. Eski çağlardaki Ermeni inanç ve yaşayış tarzında daha çok İran hakimiyetinin etkisi görülmektedir. Bilinen en eski dinleri zerdüştlüktur. M.S. 301 yılında toplu halde Hristiyanlığı kabul etmişler ve yeni Roma İmparatoru Kostantin'in Hristiyanlığa serbestlik tanıması üzerine Roma hakimiyetine girmişlerdir. Fakat 430'lu yıllarda bölgedeki İran-Roma hakimiyet mücadelesi yeniden kızışmış, neticede İran'ın üstünlüğü ile sonuçlanmıştır. İranlılar'ın Zerdüştlüğün yeniden tesisi ve Hristiyanlığın engellenmesi yolundaki baskılarına karşı Ermeni ilerigelenlerinin Bizanstan yardım talepleri olumlu netice vermemiş, bu yalnız bırakma, mezhebî açıdan günümüze kadar süregelen Rum-Ermeni ayrışmasına yol açmıştır. Bu ayrışmada diğer bir etken de Ermenilerin 431'deki Efes Konsili kararlarına bağlı kalıp 451'deki Kadıköy Konsili kararlarına uymamalarıdır. Ayrıca yüzyıllardır dillerinin, adetlerinin ve özellikle dini yaşayış tarzlarının farklı olması, Bizans İmparatorlarının dinî birlik adına uyguladığı zecrî tedbirler ayrışmanın diğer temel nedenlerindendir. Bu süreçte Ermeniler Rum papazlarına kin duymakta, onlar da Ermenileri sapık olarak nitelendirmekteydi. 506 senesinde ise Ermeni Piskoposları Kurulu almış oldukları bir kararla kiliselerini Bizans Ortadoks Kilisesi'nden tamamen ayırmışlardır.

 

Selçuklular ve Ermeniler

 

 Bu tarihten sonra artan Bizans baskısı onları Müslümanlarla yakınlaşmaya sevketmiş ve nihayet Hz. Ömer ve Hz. Osman zamanında Müslümanlardan gördükleri dinî serbestlik sayesinde Bizanstan kopmuşlardır. Müslüman Türklerle, Ermeniler arasındaki ilk ilişkiler ise Büyük Selçuklular zamanında başlamıştır. Ermenilerin yoğunlukla yaşadığı Ani şehri 1064 yılında Sultan Alparslan tarafından fethedilmiştir. Yukarıdaki bahsedilen Rum-Ermeni düşmanlığı Malazgirt Savaşı esnasında da kendini göstermiş ve Ermeniler bu savaşta Bizansın yanında yer almamışlardır. Ermenilerin bu tavırları Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklularının hakimiyet müddetlerince de bazı istisnalar dışında hemen hemen aynı şekilde devam etmiştir. Aynı dönemlerde Bizans hakimiyetinde kalan Ermeniler, Bizans idarecileri tarafından zorunlu göçe tâbi tutulmuşlar, mal, mülk ve silahlarına el konulmuş, kiliseleri işgal edilmiştir.

 

Osmanlı Ermenileri

 

 Osmanlılara gelince, Fetihten önce İstanbul'da çok az sayıda Ermeni yaşıyordu. Bunlar da aslen Kırım kökenli olup ticaret maksadıyla burada bulunanlardan ibaretti. Oysa aynı yıllarda Fatih Sultan Mehmed Ermenilerle yakın bir temas içindeydi. Rumelihisarının yapımında da Bursadan getirttiği bir çok Ermeni ustadan istifade etmiştir. Fatih, İstanbul'u fethettikten sonra ise Anadolu'nun muhtelif yerlerinden Türklerin yanında bir çok Ermeni aileyi de İstanbula getirtmiş ve kendilerine Samatyakapı'da bulunan Rumlara ait Sulu Manastır kilisesini bağışlamıştır. 1461 yılında Ermeni Partikliği tesis edilerek umum Osmanlı Ermenilerinin yanısıra Süryani ve Yahudilerde bu patrikliğe bağlanmıştır. Ancak daha sonra Süryani ve Yahudiler Ermeni patrikhanesinin hakimiyetinden ayrılmışlardır.Ermeniler Osmanlı Devleti'nin vatandaşı olduklarından kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptiler. Din ile bağlantısı bulunmayan alanlarda Ermeniler de kamu görevlisi olabilmekteydiler. Bu genel kaidenin tek istisnâsı ordu komutanlğı, valilik, Sadâret ve kadılık gibi vazifeler haricinde bütün kamu hizmetlerinde görev almışlardır. Tanzimattan sonra birçok bakanlık koltuğu bile Ermeni siyasetçiler tarafından doldurulmuştur. Bu arada Ermeniler kendi cemaatleri içinden seçilen ve devlete karşı sorumlu olan ve Patrik adı verilen dinî bir şef tarafından idare ediliyorlardı. Bu genel olarak bütün azınlıklar için geçerliydi.

 

Osmanlı devletinde Türk ve diğer müslüman unsurlar daha çok şehirlerde idarî ve askerî alanlarla, taşra ve köylerde ise hayvancılıkla meşgul olduklarından ticaret ve çeşitli sanat dallarında ağırlık gayrimüslimlerin elinde idi. Daha Selçuklular döneminden beri Türklerle iyi ilişkiler yaşayan, bu sebeple de Türkçeyi çok iyi kullanmaları onların sosyal hayattaki bu etkinliklerinde daha avantajlı olmalarına sebep olmuştur. Kuyumculuk işlerini Klikyalı, sarraf ve fırın işlerini Eğinli, otel ve terzilik mesleklerini icra edenler ise Sivaslı Ermenilerden oluşmaktaydı. Ermeniler 19. yüzyıldan itibaren de Osmanlı mimarisinde ön plana çıkmışlardır. 1805'te yapılan Üsküdar Selimiye Camii'nin mimarı Foti Kalfa'dır. Balyan ailesi ise bu yüzyılda 3 nesil boyunca saraya yakın olarak cami, saray gibi birçok kalıcı esere imza atmışlardır. Bunun gibi hâlâ zevkle dinlenen onlarca sanat müziği bestesi de o dönemlerde yaşayan Ermeni bestekârlara aittir.

 

 Osmanlı Sınırları Dışında Gelişen Ermeni Milliyetçiliği

 

Duraklama ve gerileme devrinin başlangıcı olarak kabul edilen 17. yüzyılın akabinden Osmanlı devleti yeni yüzyıla ilk defa bir ulusun isyanı ile girmiştir. 1804 yılındaki Sırp isyanı Osmanlı devletinde milliyetçi akımların başladığı ilk isyandır. Bunu 1820-21yıllarındaki Yunan isyanları takip etmiştir. Zaten eski gücünü kaybeden devlet bu isyanlarla birlikte Batı'nın baskısını bir o kadar daha hissetmeye başlamıştır. 1839 yılında ilân edilen Tanzimat fermanı bu gelişmelerin neticesidir. Tanzimatla birlikte Müslim ve gayrimüslim tebeanın can ırz ve mal güvenliği devletin koruması altında olduğu teyit edilmiştir.

 

Böylelikle azınlık isyanları ve batının müdahalesinin önüne geçileceği düşünülmüştür. Ne var ki bu tarihten itibaren Osmanlı devletinin parçalanması yolunda önemli bir gedik açan batılı emperyal güçler müdahale ve kışkırtmalarını artan dozda çoğaltmışlardır. Bu tür eylemler 1856 Islâhât Fermanı ile de kesilmemiş bundan sonra yapılan bütün antlaşmalarda azınlıklar sürekli gündeme getirilmiştir. Ancak Ermenilerin silahlı bir güç olarak ilk kez kullanılması Osmanlı'ya değil İran'a karşı olmuştur. Rusya 1800'lü yılların başlarında Osmanlı'ya karşı Balkan uluslarını Kafkaslarda da İran ve diğer Müslüman unsurlar üzerinde bir operasyon yürütüyordu. Bu süreçte Kafkaslarda dindaşı durumundaki Ermenilerle ilişkileri iyice geliştiren Ruslar, aynı zamanda onları silahlandırarak İranlılar üzerine kullandılar. Ermenilerin yoğunlukla yaşadığı Eçmiyazin ve Erivan gibi güney Kafkasya bölgeleri Rusların hakimiyetine girdi. Fakat 1880'lere gelindiğinde Rusların Ruslaştırma politikaları artınca Ermenilerle arası açıldı.  Birçok Ermeni Ruslar tarafından Sibirya içlerini sürüldü. Bu hadiseler Osmanlı sınırları dışında kalan Ermeniler arasından bir Ermeni milliyetçiliğinin oluşmasını sağladı. Oysa aynı dönemlerde sınırın beri tarafında Ermenilerle ilgili bir sorun hala yoktu.

 

Osmanlı Topraklarında İlk Ermeni Hareketlenmeleri

 

Ne var ki bu şekilde gelişen Ermeni milliyetçiliği kısa bir müddet sonra Osmanlı topraklarında yaşayan Ermeniler arasında da hızla yayılmaya başladı. Bunda aynı dönemlerde Amerika, Fransa, Marsilya, Romanya ve Rusya gibi değişik ülkelere iş amacıyla giden göçmen Ermenilerin de büyük tesiri oldu. Bu göçmen işçiler gittikleri yerlerde örgütlendiler ve kendi aralarında yayın çalışmalarına başladılar. Neşrettikleri kitap risale ve gazeteleri yasa dışı yollardan memleketteki yakınlarına ulaştırdılar. Buna paralel olarak aynı yıllarda özellikle amerikan kökenli misyonerler de Anadolu'da faaliyetlerini artırmış bulunuyorlardı. Bu misyonerler azınlıkların yoğun olarak yaşadığı bölgelerde yine eğitim faaliyetlerine el attılar. Mektepler ve kurslar açtılar. Yayınlar yaptılar. Azınlık kimliğinin oluşmasını sürekli desteklediler. Gerilim artırıcı ilk kayda değer gelişme Musa Bey hadisesi olarak bilinmektedir. Musa Bey Muş'un köklü ailelerindendir. Bölgede faaliyet gösteren bir Ermeni rahibi yakalamış ve yargılanmasını sağlamıştır. Bunun üzerine hadise Avrupa'da yankılanmış ve aksine Musa Bey'in yargılanarak başka bir bölgeye sürgün edilmesi sağlanmıştır. ( Sultan Abdülhamit tarafından hediye edilen bazı eşyaların da kendilerinde olduğunu söyleyen Musa Bey'in Samsun'da ikamet eden bazı yakınları ile yıllar önce tanışma imkanım olmuştu.) İlk isyan ise Erzurum'da bir kilisenin aranması ile patlak vermiş, olaylara askerlerin yanı sıra Müslüman halk da müdahil olmuştur. Ancak tutuklanan Ermeniler yine yabancı ülkelerin baskısı sonucu serbest bırakılmak zorunda kalmıştı. Bundan sonra ise Ermeni isyanları artık bir süreklilik halini almış, 1890 Kumkapı, 1891 Sason, 1892 Merzifon-Yozgat, 1895 Babıali gösterisi, 1895 Zeytun, 1895 İstanbul Osmanlı Bankası Baskını, 1895 Van, 1901 II. Sason, 1905 Abdülhamid Suikasti, şeklinde adlandırılan isyan, gösteri ve suikastler 1908 Meşrutiyet İnkılabına kadar devam etmiştir. Ne var ki meşrutiyetin ilanında önemli ölçüde rolleri olan Ermeniler, bu dönemde de eylemlerinden vaz geçmemişler ve meşhur Adana hadiseleri 1909 yılında vuku bulmuştur.

 

Tehcir

 

 Ancak Ermeni meselesini günümüze taşıyan esas gelişmeler, Osmanlı Devletinin 1. dünya harbinde İngiltere Fransa ve Rusya'nın aleyhine Almanya'nın yanında savaşa girmesiyle başlamıştır. İlk hareket Mart 1915'te daha önce de isyan eden Zeytun Ermenilerinden geldi. Van'da daha büyüğü Nisan 1915'de yaşandı.

 

Bu isyanın patlak vermesi üzerine 24 Nisan (Ermeniler ve birçok batılı devletin kabul ettiği ermeni soykırımı günü) 1915'te Osmanlı İçişleri bakanlığı bir genelge göndererek Ermeni komitelerinin kapatılmasını, evraklarına el konularak ileri gelenlerinin tutuklanmasını emretti. Akabinde bütün gayrimüslimlerin ellerindeki silahların toplanması vilayetlerden istendi. Ancak bu tedbirler pek işe yaramayıp Ermeni faaliyetleri tahammül edilmez bir hal alınca Osmanlı başkumandanlığının talebi doğrultusunda hükümet 27 Mayıs 1915 tarihli geçici bir kanunla özellikle savaş bölgelerine yakın Ermenilerin Musul, Halep ve Suriye taraflarına gönderilmesine karar verdi. Ermeniler, evlerinden çıkarılmadan önce gayri menkulleri, menkullerinin değerleri tespit edilmiş ve nakitleri de yollarda ki yaşanabilecek tehlikelere karşı bankaya yatırılmıştır. Ne var ki pek de güvenli olmayan yol şartlarında eşkıya taaruzu ve hastalıklar sebebiyle önemli ölçüde Ermeni hayatını yitirmiştir.

 

Tehcire tabi tutulan Ermeniler konusunda kesin bir rakam mevcut değildir. Ancak 1914'de Osmanlı devletinde toplam olarak 1.294.952 Ermeni, 65844 Ermeni Protestan ve 67.838 Ermeni Katolik yaşamaktaydı. Aynı dönemde Müslüman nüfus ise 14.633.951'dir. Protestan ve Katolikler iskana tabi tutulmamışlardır. Ermeni mezhebi mensuplarından ise tahmini olarak 500.000 civarında kişi yer değiştirmiştir. 1500.000 Ermeninin öldürüldüğü iddialarının hiçbir mesnetdi yoktur. O günkü şartlarda bazı batılı kalemlerce savaş şartları sebebiyle kaleme alınan propagandist yazı ve eserlerde bile bu rakam telaffuz edilmemektedir. Ölen Ermeni sayısının 200.000 civarında olduğu izan sahibi bilim adamlarının ortak kanaattir. Balkan harplerinden sonra sadece balkanlardan Anadolu'ya yapılan zorunlu göç esnasında sefalet ve perişanlıktan ölen Türklerin sayısı 600.000'nin üzerindedir. Başbakanlık Osmanlı Arşivi belgelerinden yola çıkarak yapılan hesaplarda ise aynı dönemde Ermeniler tarafından katledilen Türklerin sayısının yine 500.000'in üzerinde olduğu görülmüştür.

 

Zorunlu göçe tabi tutulan Ermeniler, 1. Dünya savaşının sonuna doğru Ekim 1918 yılında yurtlarına dönmelerine izin verilmiştir.

 

/ Mümin YILDIZTAŞ

http://www.halkgazetesi.com.tr/author_article_detail.php?id=2850

Tarih: 15:28, 22/7/2009 Kategori: Makalat
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Ermeniler, Türkler ve Kendimiz




Konuk olduğumuz yerlerden biri de Taşnakların merkeziydi. Doldurduğumuz odada, partinin üst sorumlularından olan meslekten bir tarihçi sorularımızı yanıtlamıştı. Doğal olarak sorulardan biri de 'Ermenilere' atfedilen toprak talebi ile ilgiliydi. Taşnak yetkili bu soruya biraz şaşırmış gözüktü. Türkiye'nin Ermenistan'a toprak vermesinin gerçekçilikten uzak bir beklenti olduğunu ima eden bir gülümseme ile eğer bir gün Malatya'da dedesinin babasının oturmuş olduğu evin bir katını satın alıp arada sırada orada oturabilirse kendisi için 'toprak' şartının yerine geleceğini söyledi. Bütün Ermenilerin bu görüşte olduğunu söylemek mümkün olmasa da, en milliyetçi siyasi duruşlardan birini temsil eden Taşnakların resmi sözcüsünün Türkiyeli bir gruba bunu söylemesi, 'Ermenilerin' hangi noktada olduğu hakkında iyi bir fikir vermekte.

 

Ermeni cemaati için 'toprak', kültürün binlerce yıldan bu yana beslendiği, sınırları belirsiz bir Anadolu parçasına tekabül eder. 'Toprak' kültürü yaşattığı için anlamlı olmuştur. Nitekim Ermeni yerleşimleri epeyce uzun bir süreden bu yana Anadolu üzerinde devlet kurma gibi bir amaç peşinde olmamışlar, bu topraklarda yaşıyor olmanın ve kendini idame ettirmenin yeterli görüldüğü bir anlayış geliştirmişlerdir. Dolayısıyla kadim Ermeni yerleşimlerinin bir yandan Bizans'a imparator ve yönetici verirken, öte yandan da Selçuklu veya Osmanlı yönetimini Bizans'a tercih etmeleri doğal bir durum olarak yaşanmıştır. Çünkü önemli olan adalet ve huzurdur... Sahip olmak ve yönetmek değil. Bu ruh halinin 'Ermenilikle' ilişkisinin olmadığı ise açıktır. Söz konusu bakış, her türlü göçmene bağrını açan ve sürekli kendini yeniden harmanlayıp melezleştiren Anadolu kültürünün genel halini yansıtır.

 

Bu çok kimlikli kültürde toprağı hak etmek, onun kıymetini bilmekle, onu zenginleştirip paylaşabilmekle ilişkilidir. Yoksa daha fazla kan dökmekle değil... Tam da bu nedenle bugün Ermeni diasporası Türkiye'ye ve Türklere öfkelidir. 'Soykırım' geriliminin nedeni sadece geçmişte yaşananların inkârı değil, onların gözünde 'Türklerin' bugün Anadolu'ya layık olmamasıdır. Sorun kültürel değerleri korumak bir yana, tahrip eden bir devlet siyasetinin sergilenmesi ve bu stratejinin farklılıkların kıymetini bilmeyen bir milli kültürle bütünleştirilmesidir. Bütün Türklerin bu hamurdan olmadığını tabii ki Ermeniler de gayet iyi bilirler. Ama Türkiye halkının kendi fikirsel çeşitliliğini kamusal alana yansıtmamasını, genelde devlet tavrının kabullenildiği şeklinde yorumlarlar.

 

Tam da bu nedenle birkaç yıl önceki 'Ermeni sempozyumu', Hrant Dink'in cenazesinde sokaklara dökülen yüz binlerce insan ve şimdi gündemde olan özür kampanyası, dünyanın çeşitli yerlerindeki milliyetçi Ermenilerin ezberini bozmakta. Gerçi bazıları 'soykırım' kelimesinin kullanılmamış olmasından hareketle, bu kampanyanın Türkiye'nin resmi tezini desteklediğini bile söyleyebildiler. Ancak gelen tepkiler, çoğunluğun epeyce farklı bir ruh haline geçtiğini ortaya koyuyor.

 

İç içe geçmiş iki Türk imgesi

 

Ermeni kimliğini öne çıkaran bu insanlardaki söz konusu yeni algılamayı kavramak üzere önce onların 'Türklere' ilişkin temel varsayımlarına dönmek gerek. Bu değerlendirmeye göre sonunda aynı noktaya varsa da, genel algılamalar açısından iki tür 'Türk' bulunmakta. Bunlardan biri ırkçılığa varan bir tür milliyetçiliğin takipçisi olarak, geçmişte yapılmış olanları her an tekrarlamaya hazır kişileri ifade ediyor. Diğer kategori ise, geçmişi bilen, hatırlayan ama devletten korktuğu için ağzını açmayanlardan oluşuyor.

 

Ne var ki özür kampanyası gibi eylemler 'Türklerin' hiç de milliyetçi Ermeni algılamasındakine oturmadığını göstermekte. Bu yeni resim 'Türkler' diye bir genelleme yapılamayacağını, dolayısıyla tarihe bakarken de yeknesak bir 'Türk' kimliğinin olmadığını bir kez daha ortaya koyuyor. Öte yandan bu yeni bir tespit de değil... Ama milliyetçi Ermeni siyasetinin unutmuş gözüktüğü bir tespit. Çünkü 1915 kıyımı Ermeni cemaati içinde iki yönlü bir 'Türk' anısı yarattı: Bugün ailesinde 1915'e kurban vermemiş tek bir Anadolulu Ermeni aile bulamazsınız. Ama aynı şekilde aile geçmişinde olumlu bir Müslüman figüre yer vermeyen tek bir Ermeni aile de bulamazsınız. Diğer bir deyişle 1915 Ermeniler için 'öldüren' ve 'kurtaran' Türk imgesini bir araya getirir.

 

Milliyetçilik Ermenilerin birçoğuna 'kurtaran' Türk'ün unutulmasını zorlasa da, herkes belleğinin bir dip noktasında bu anıları yaşatır... Ayrıca arkada bırakılan kız çocukların hikâyeleri de herkesçe bilinir. Bu ikili imge Ermenilerin pek çoğunda Anadolulu 'Müslüman Türk'ün de kimlik olarak bölünmesiyle kendini gösterir. Söz konusu durumun en ilginç örneklerinden birini, yukarıda bahsettiğim Taşnak ziyareti sırasında yaşamıştık. Grubumuzdan bir arkadaş parti sözcüsüne Müslümanlara nasıl baktığını sormuştu. Cevap aynen şöyleydi: "Bizim Müslümanlarla bir sorunumuz yok... Biz Müslümanları severiz. Bizim karşı olduğumuz şey Türk milliyetçiliği..."

 

Muhatabımız aslında bu sözüyle Türkiye'deki en temel kimliksel meseleye de dokunmuştu. Çünkü Osmanlı'dan Türkiye'ye geçiş ile Türkiye'nin son dönemi arasında bağlam açısından bir paralellik, ama o bağlamın içeriği açısından bir ayrışma mevcut. Şöyle ki, Osmanlı'nın son dönemi ve Cumhuriyet'in ilk yılları Müslüman kimliğinden bir 'Türk' yaratmanın hikâyesidir. Sonraki dönemde ister istemez karşılaşılan 'demokrasi' bu kimliğin ardındaki kültürel değerleri ön plana çıkarınca, çare 'Türk-İslam sentezinde' aranmıştı. Ama bugün yaşadığımız süreç Müslümanlığın küresel bir anlam kazanmasıyla birlikte yeniden kendi kültürüne sahip çıkması ve Türklükten ayrışmasıdır. Öte yandan bu topraklarda Müslümanlığın 'kültürü' denen şey de sadece dinsel değil, aynı zamanda Anadolu'nun melez birikimine gönderme yapar. Bu nedenle Anadolu zemini üzerine oturtulduğunda dinler arası geçişlilik ne denli doğalsa, Ermenilerin Müslümanlarla ilişkisi de o derece doğaldır.

 

Bugün 'Ermeni meselesi' denen sorun büyük çapta hurafelerden oluşuyor. Ermenistan'ın toprak talebi gülünç bir önermedir. Toplu tazminat ancak sembolik bir anlam taşıyabilir, çünkü hukuken olanaksız kılınmıştır. Sınırlar ise zaten Birleşmiş Milletler üyesi ülkeler olma nedeniyle uluslararası garanti altındadır. Geriye bir tek 'soykırım' kalmış gibi gözüküyor... Bunun hiç de küçümsenmeyecek bir talep olduğu açık. Ancak Türkiye kamuoyunun bilmesi gerek ki 'asıl' talep bu değil... Diaspora Ermenileri ile temas ettiğinizde, ezberci siyasetle geçen ilk dakikalardan sonra, bu durumu anlarsınız. 'Asıl' talep geçmişin hatırlanmasıdır. Bu ortak yaşanmışlığın bölünmüş bir bellek üzerinden parçalanmasına karşı çıkılmasıdır. 'Ermenilerin' talepleri kendi yaşadıkları 'felakete' soykırım denip denmemesinden ziyade o 'felaketin' karşısında namuslu ve vicdanlı bir insani duruş sergilenmesidir. Ancak şurası da açık ki, eğer 'Türkler' bu tavrı göstermezse, sadece Ermeniler değil bütün dünya soykırım zorlamasında bulunacaktır.

 

Bu noktada bu kelimenin de iki farklı alanda işlevsel olduğunu gözden kaçırmamakta yarar var. Bunlardan biri psikolojik... Bu kelime inkârcı yaklaşıma duyulan öfkenin taşıyıcısı olarak karşımıza çıkıyor. Öteki işlev ise hukuksal ve bu alanda fazla bir hareket alanı da bulunmamakta... Çünkü Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'ne göre son derece geniş tanımlanmış bir soykırım kavramı var. Öyle ki tek bir kişi öldürülmemiş bile olsa, bir topluluğun kültürel açıdan kendisini yeniden üretmesini engelleyen sistematik bir devlet stratejisinin başka türlü adlandırılması son derece güç. Nitekim günümüzde bile her an yeni soykırımlara şahit oluyoruz. Diğer bir deyişle bu kavramın iyice 'normalleştiği' bir siyasi atmosferin içinde yaşıyoruz.

 

O halde hep sorulan soruya gelelim: Acaba Türkiye'deki insanlar bundan neredeyse yüz yıl önce olmuş ve farklı bir devlet yapısında yaşanmış olan bir olayla aralarına niçin mesafe koyamıyor? Geçmişi niçin normalleştiremiyor? Düşünün ki Osmanlı'yı bir 'Türk' devleti saymak bile pek mümkün değildir... Çok kimlikli, çok kültürlü, hukuksal ayrışmaları zorunlu kılan ama sosyal alanda her türlü melezleşmeye de imkân veren bir sistem içinde yüzyıllar boyu yaşandı. Nitekim Taşnaklar da dahil olmak üzere, Ermeniler 1914 yılının son günlerine kadar kendilerini Osmanlı saydılar ve epeyce küçük bir militan grup dışında, Osmanlı'nın ihyası durumunda milliyetçi projelerden vazgeçmeye hazırdılar. Bu durumu bizzat Taşnak dergilerinden takip etmek mümkün...

 

Dolayısıyla soru şudur: Eğer Osmanlı zihniyet olarak çok kimlikliliğe bu denli yatkınsa ve Cumhuriyet de imparatorlukla kültürel bir kopuşu bu denli önemsemekteyse, hâlâ İttihatçı kimlik stratejisinden kurtulamamanın açıklaması nedir? Tarihe serinkanlı bir bakış bize bu sorunun yanıtını açıklıkla verir. Mesele kültürel kopuşu böylesine zorlayan yeni rejimin gerçekte İttihatçı yönetimle siyasi ve ideolojik bir süreklilik içinde olmasıdır. Ermeni kıyımında rol almış olan insanların bir bölümü Cumhuriyet döneminde bürokrat, siyasetçi veya ideolog olarak devletin içinde yer almaya devam etmiştir. Cumhuriyet'in azınlıklara karşı siyaseti ise hiçbir değişiklik olmadan İttihatçı zihniyeti sürdürmüştür. Dahası yeni rejim İttihatçıların alt kadrolarını istihdam etmiş, onları korumuş, günümüzde 'devlet içinde devlet' intibaı veren bir kadrolaşmanın zeminini hazırlamıştır.

 

Birbirini besleyen milliyetçilikler

 

Ancak mesele sadece suçlunun gizlenmesi veya benimsenmesi meselesi değil... Cumhuriyet aynı zamanda 'temiz' bir tarih yaratmanın, bu tarihten hareketle kimlik üretmenin ve söz konusu kimlik etrafında devlete itaatkâr bir toplum inşa etmenin de çerçevesini oluşturdu. 'Türk' kimliği bugün hâlâ esas olarak topluma değil, devlete ait bir kimlik... O nedenle devlet her fırsatta bu kimliği güçlendirmek için çaba sarf ediyor. Toplum ise devleti yitirdiğinde kimliğini de kaybedeceğini sanarak, 'millileşen' her konuda devletin yanında yer alıyor. Vatandaşlığın tanımı bile buna göre şekilleniyor... Nitekim devletin istediği gibi düşünen, onun istediği gibi konuşanlara vatandaş, diğerlerine vatan haini muamelesi yapılabiliyor.

 

Bu sürekli inşa halinin en kritik noktalarından biri ise 'Ermeni meselesi'... Çünkü bu konu devletin üretmiş olduğu geçmişin gerçekliğe tekabül etmediğini ortaya koyan bir döneme gönderme yapmakta. Bu nedenle söz konusu mesele Türkiye'de devletçi siyasetin meşruiyetini sorguya açıyor. Devlet ise bunu engellemeye çalıştığı ölçüde, Ermeni kimliğini Türklüğün anti tezi gibi sunuyor. Aynen Ermeni milliyetçilerin Türklüğü kullanması gibi... Öyle ki bugün her iki taraftaki milliyetçiler için de ötekinin kimliğinin 'dışlanması', kendi kimliklerini oluşturma sürecinin ayrılmaz parçası haline gelmiş durumda. Oysa bu toprakların artık 'kendisini' hatırlamaya ihtiyacı var. 'Kendisinin' ne denli melez, karışık, iç içe ve zengin olduğunu fark edip, bunun keyfini çıkarmaya ihtiyacı var. Milliyetçilik hiçbir toplumun kendini sakınamadığı bir hastalanma hali... Ama bu topraklarda sıradan bir hastalıktan öte, kişiyi insanlığından çıkaran, toplumun dokusunu bozan bir yozlaşma. İyileşmenin yolu tarih üretmekten değil, geçmişi hatırlamaktan geçiyor. Çünkü 'kendimiz' o unutulmuş, unutturulmuş geçmişin içindeyiz hâlâ...

 

/Etyen Muhcupyan - Zaman

 


Tarih: 11:03, 13/1/2009 Kategori: ErmeniSorunu
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

''Türkiye, suçunu itiraf et!'' / “Turkey A


Türkiye’de yeni senaryoların icrasını görmeye başladık bile. Dışarıdan Ermeni meselesi ‘bilgi saklayarak’ gündeme getirildi. İçerden birkaç gün içerisinde sekiz cami kundaklanarak alevi hareketlenme hızlandırılmak istendi.

 

Milliyetçileri Ermeni konusunda heyecana getirmek bir projedir. Ayrıca  dini duyarlılığı olanları da alevi-sunni gerginliği ile tahrik etmek ve gergin ortamda malı götürmek de ikinci projedir. Kritik bilgi projelerin sahibi kimler olduğudur.

 

Her iki toplumsal talebin şimdi gündeme gelmesinin ‘Operasyonel’ olduğunu düşünmek için çok sebep var. Konunun bu yönünü aktif siyasetçilere bırakıp özür dileme tartışmalarına farklı açıdan katkıda bulunmak istiyorum.

 

Özür dileme eylemlerinin bağışlama eylemi gibi psikolojik travmaları çözücü özelliği vardır. Burda en önemli şart özür dileme veya bağışlanmanın gerekçeleri ile yapılmasıdır. Çoğunluğun kabul edeceği haklı ve mantıklı nedenlerin bulunması gerekir. Aksi takdirde yarayı açıp kapatamadan büyütmüş oluruz.

 

Ermeni meselesinin gündeme getirilmesinde travmayı çözmek için zamanlama doğru mu? Duygular sağlıklı bir şekilde ifade edilip mantıksal çözümler üretilebilecek mi? Her iki taraf da kazan kazan yöntemi ile süreci tekrar yaşayıp zihinlerinde bitirebilecekler mi? Bu sorulara cevap vermeden tartışmaları başlatmak doğrumuydu?

 

Tarihsel psikoloji (Psikohistori) yeni bir bilim dalı ancak çağımızde günlük politikada önemli bir yol gösterici rol üstlenebiliyor.

 

“Turkey Admit Your quilty” yani “Türkiye Suçunu İtiraf Et” sloganı, eurovizyon şarkı yarışmasına katılan ermeni grubunun tişörtlerindeki yazı.

 

“Ermeni kardeşlerimizden özür diliyorum” liberal aydınlarımızın başlattığı bir girişim.

 

Siyasilerimizin “Soykırım yapmadık ki özür dileyelim, bu aydınlardan utanıyorum, zaten cumhurbaşkanının anneannesi de ermeniydi” gibi çıkışları oldu.

 

Birinci Dünya Savaşı ile Osmanlı mahallesinde kavga çıktı. 600 yıldır dostça ve mutlu bir şekilde yaşayan insanlar arasına İngiliz ve Fransız istihbaratçıları ile Amerikan kolejleri girdi. Bu odaklar mahalledeki komşuları birbirine karşı kışkırttı.

 

Kiminin ırkçılığını, kiminin taassubunu, kiminin saflığını kullanarak fitnekarane siyaset uyguladı. O tarihlerde Osmanlıyı yönetenler de basiretli değillerdi. Osmanlının şefkatli ve adil devlet yönetimi anlayışı değişmişti.

 

Jöntürklerin ve Ermeni komitelerinin İngiliz ve Fransız oyununa gelmesi ile kutuplaşma başlandı. Var olan bilgilere göre Ermeni Taşnak Komiteleri Erzurum, Van ve Bitlis hattında müthiş katliamlara başladılar. Topal Osman gibi o dönemin Ergenekoncuları karşı katliamlar yaptılar. İttihat Terakki hükümeti tehciri bir siyası karar olarak aldı. Tıpkı şimdi Güneydoğuda köylerin boşaltılması, Sovyet Rusya da Stalin’in Kırım Türklerine uyguladığı gibi.

 

Yanlış olan tehcir mi yoksa tehcir esnasında işlenen insanlık suçları mı?

 

Yanlış olan İngiliz ve Fransızların uluslararası fitne siyasetimi bu siyasete karşı oyuna gelmek mi?

 

Yanlış olan 600 yıl soykırım yapmayan bir milletin çocuklarının birbirini katletmesi mi onları birbirine düşürmek mi?

 

Yanlış olan özür dileme kampanyası açmak mı yoksa özür dilemeyi Osmanlı çocukları ile sınırlı tutmak mı?

 

Yanlış yapan o tarihlerde Ermeni Taşnak komitelerinin yaptığımı Taşnakları kışkırtan İngilizler mi?

 

Yanlış olan o tarihlerde sosyal travmayı konuşmayıp örtbas etmek mi o yarayı kaşımak mı?

 

Yanlış olan o tarihlerde yaşanan olayları bütün yönleri ile masaya yatırıp değerlendirmek mi, Ermeni diasporasının siyasi sonuç çıkarma çabası mı?

 

Yanlış olan Türk dışişlerinde monşer diplomatların köpek gezdirerek görev yapması mı, ermeni diasporasının çok çalışması mı?

 

Yanlış olan Ermenilerin birikmiş öfkesini siyasi amaçla kullananlar mı? Bu oyuna gelenler mi?

 

1915 lerden itibaren 1922 ye kadar Anadolu’da travmatik olaylar yaşandı. İnkar etmeyelim kabul edelim ve konuyu tarihçilerin tartışma alanında tutalım.

 

Siyasetçilerin müdahalesi oyuna gelmektir. Sayın Başbakanın dilini tutup bu konu tarihçilerin tartışması gereken bir konudur demesi gerekirdi.

 

Siyasi liderlikte prim yapıyor diye suçlayıcı yargılayıcı ‘sen dili’ yerine onarıcı ve yol gösterici ‘ben dili’ kullanılmalıdır. “Sen şöyle yapmalısın” yerine “Bence böyle yapılmalı” biçiminde konuşan siyasetçiler uzun vadede kazanan olurlar. Barışa destek sağlarlar.

 

Sosyal travmaların sağlıklı bir şekilde çözülmesi böyle sağlanır.

 

Etnik kökenli ırkçılığa prim vermemiş bir toplumuz. Bize soykırım insanlık suçunun isnat edilmesi çok onur kırıcıdır.

 

Toplum olarak etnik temizliği onaylamadığımızı hissettirmenin de tam zamanıdır.

 

/Prof. Dr. Nevzat Tarhan - Haber 7


Tarih: 15:49, 20/12/2008 Kategori: guncel
Yorum (3) | Yorum yaz | Bağlantı

Zulmü Yalanlayan Ermeni İmzaları


İrade-i Milliye Gazetesi

Safer 1338 ve Teşrinievvel 1335 / 9 Numaralı nüshası


Ermenilere zulm edildiğini, Ermeniler yalanlıyor!

 

Ermeni meselesi yine karşımıza çıktı. Neredeyse bir yüzyılı geride bırakacağız, ama tehcir ve soykırım meseleleri her zaman gündemde. Konu ülke sınırlarını çoktan aşmış, hatta ülke sınırları dışında başlamıştı zaten.

 

Elimde sizlerle paylaşmak istediğim müthiş bir belge var bugün.

 

Belge müthiş, çünkü; bugün bazı aydınlarımızın “Ermeniler’den özür diliyoruz” başlığıyla imza ettikleri ve “evet maalesef soykırım yaptık, üzgünüz” anlamına gelen bu bildiriye biz cevap vermeyelim, gelin tarih ve belgeler versin… Hem de 1919 yılında Ermeniler’in yayınladığı bildiriyle verelim cevabını.

 

Siyasi işlere meyilli bazı Ermeniler, Anadolu’daki kurtuluş mücadelesini gölgelemek ve dağılan Osmanlı’dan toprak kopartmak için, “Bize soykırım uyguluyorlar, Anadolu’da can ve mal emniyetimiz kalmadı” diye dünyayı ayağa kaldırınca Anadolu’daki Ermeniler bir araya gelmiş ve bir bildiri yayınlamışlar.

 

Bildirinin Osmanlıcasını belgeler bölümünde yayınlıyorum.

 

Tercümesini de koyacağım.

 

Ama önce bir ayrıntıyı es geçmeyelim.

 

Ermeni meselesi masum bir mesele olmaktan çıkmış, Türkiye’yi insani ve mali olarak yok etme derecesine getirilmiştir. “işi tarihçilere bırakalım” önerisi gayet mantıklıydı ama nedense uygulanmadı. Konu tarihçilerden çok siyasetçilerin elinde oyuncak oldu. Ülkemizi idare edenlerde bu meseleyi bunca zaman ciddiye almadı, alsaydı belgeleriyle gerçeği ortaya koyar bu konuda; ciddi yayınlar, makaleler çıkar, çıkartılırdı.

 

Bu konuda devletin yaptığı tek şey, herhalde Adana ve Erzurum’da, “Ermeni mezaliminden dolayı yetim kalan ailelerin” haklarını korumak için kurulan derneğe destek vermektir. Bu başka bir konu…

 

***

 

Gelelim aydınlarımıza…

 

Aydın olma sorumluluğu; içinde yaşadığın toplumu; suçlamak, aşağılamak, yok saymak değildir. Şüphesiz; içinde yaşadığın ve ait olduğun toplumun hatalarını örtmekte değildir. Evet, aydın olma sorumluluğu; gerçeği ortaya çıkartmak ve o gerçeğe tabi olmaktır.

 

Peki adına “aydın” denilen zevatın, Ermeni meselesinde baştan kabulle; “özür dileyerek” yapmaya çalıştığı şey nedir?

 

Avrupa milletlerinden ödül kapmak mı? Yoksa bir hakkı teslim etmek mi?

 

***

 

Elimizdeki belge çok ilginçtir…

 

Hatta bu ülke aydınlarının yüzüne vurulacak kadar ilginç…

 

Olayı şöyle özetleyelim:

 

Ermeni Patrik kaymakam Zavon Efendi 1919’da dünyayı ayağa kaldırır;

 

“Anadolu’da Ermenilere soykırım uygulanıyor. Ermenilerin can ve mal kaybı tehlike altındadır” diye. Anadolu’da Kuvay-i Milliye’nin örgütlenip, dünyaya ses verdiği günlerde yaşanıyor bunlar. Şüphesiz Heyeti Temsiliye Başkanı sıfatıyla Mustafa Kemal müthiş bir yazı kaleme alıyor Zavon Efendi’ye ve çok ağır bir mektup yazıp İrade-i Milliye’de manşetten yayınlatıyor. O yazıyı da sizlerle ilerleyen günlerde paylaşacağım. Ama bence o yazı kadar önemli bir belge daha var ki o da bu yazıya malzeme olan; Ermeniler’e, “Size zulm ettik; özür diliyoruz” diyen sözde aydınlara,  yine Ermenilerin, “Bize zulm edildiği yalandır” diye tekzip ettiği bildiridir.

 

Bildirinin sahibi Ermeni ve Rum teb’asıdır. Altında da imzaları vardır. “biz gayr-ı Müslimler namına tezvir ve ifsat vadisinde efsaneler icat ve işaa edenleri kemal-i nefretle protesto eder ve hakikate zerre kadar temas etmeyen tasniat-ı mezkure inkar umumiye-i cihana karşı tekzibini hassaten niyaz ve istirham eyleriz.” Diye bitmektedir.

 

 

 

İrade-i Milliye Gazetesi Safer 1338 ve Teşrinievvel 1335 / 9 Numaralı gazete nüshasındadır.

 

Türkçesi aynen şöyledir:

 

Amasya’dan

 

Anadolu’da ahvalin güya vahim ve Hıristiyanlar’ın tehlikede olduğu ve ahali-i hrıstiyanı’nın kuvay-i milliyeye iltihat eylemeleri aksi halde birkaç gün zarfında terki diyara mecbur edilecekleri şayiatının bazı bedhah matbuatça neşir ve ilan edildiğini kemal-i teessüf ve hayretle istihbar eyledik. Bu gibi garazkarane, esassız, mahsul-ı hayal olan şayiatın hiçbir fert ve hiçbir kimse tarafından hatta ufacık şikayeti bile bahis olacak hiçbir haksızlık vukua getirilmediği ve herkesin tam bir emniyet ve hakiki masuniyet içinde samimiyet ve safvetle yaşadığı böyle bir zamanda sırf eser-i garaz olarak tasni edilmesi Rum ve Ermeni bilumum Hrıstiyan ahaliyi cidden müteessir etmiştir. Öteden beri ahali-i islamiye ile hayat-ı içtimaiye ve iktisadiyede hem ahenk olarak vifak-ı tam içinde birlikte yürümüş ve elyevm yürümekte bulunmuş olan biz gayr-ı Müslimler namına tezvir ve ifsat vadisinde efsaneler icat ve işaa edenleri kemal-i nefretle protesto eder ve hakikate zerre kadar temas etmeyen tasniat-ı mezkure inkar umumiye-i cihana karşı tekzibini hassaten niyaz ve istirham eyleriz.

 

 İmza edenler:

 

Çişyan Vahan, Hakemyan Niksarliyan, Lazar kebapçıyan, Haralambus, Çobanoğlu Pordan, Arzumanoğlu Sora, Değirmenciyan Kayıkyan, Cekiyan Samur Kaşiyan, Tüccardan Yozgatlıpğlu Esian, lazar Bedis, Kebapçıoğlu Kiryako

 

Genç okuyucularım için ez cümle ediyorum:

 

“Biz Anadolu’da yaşayan Rum ve Ermeni teba olarak yıllarca Müslümanlarla güven ve emniyet içinde yaşadık, yine yaşıyoruz. Bizlere karşı baskı yapıldığı, can ve malımızın emniyette olmadığı ve kuvayi milliyeye destek vermesek tehcir edileceğimiz şeklinde yapılan ilan yalandır ve fesat yuvalarının işidir.”  Anlamına geliyor…

 

Altındaki işmza koyanları dikkatle okuyun: Ermeni ve Rum vatandaşlarımızdır.

 

***

 

Tarih ve belge diyor ki; Anadolu’da gayrı Müslimler hep güven ve emniyet içinde bir yaşam sürmüştür. Peki bu özür dileyenler neyi amaçlıyor? Ve kime hizmet ediyor? Takdiri size bırakıyorum…

 

 

 

Fatih Bayhan / Haber 7

bayhanfatih@mynet.com


Tarih: 11:34, 18/12/2008 Kategori: guncel
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Atatürk'e 'fotomontajlı' İftira


Atatürk'ün 1924 yılında çekindiği bir fotoğrafı fotomontajla değiştiren Ermeniler, değiştirdikleri resimleri tüm dünyaya böyle servis etti.

   

Türkiye'nin Ermenistan'dan özür dilemesi gerektiği tartışmaları sürerken, Atatürk'ün 1924 yılında çekildiği bir fotoğrafı fotomontajla değiştiren Ermeniler, Atatürk'ün önündeki köpek yavrularını resimden çıkarıp bebek cesetleri koyarak bütün dünyaya servis ettiler. 

 

Hukukun Egemenliği Derneği Genel Başkanı Avukat Erdem Akyüz, Ermenilerin fotomontajlı iftirasını resmin aslını arşivlerden çıkararak ortaya çıkardı.

 

Sözde Ermeni soykırımını her fırsatta dile getirerek Türkiye'yi diplomatik alanda köşeye sıkıştırmaya çalışan Ermeni diasporası, son olarak Türkiye'den 'soykırım özrü' istedi. Türkiye'de bazı kesimler, hatta milletvekilleri de bu fikre destek verirken, özür tartışması alevlendi.

 

Tüm bu tartışmalar sürerken, Ermeni diasporası bu kez Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ü iftiralarına alet etti. 1924 yılında çekilen fotoğrafta Atatürk'ün önündeki köpek yavrularını fotomontajla çıkaran diaspora, bunların yerine sözde öldürülen Ermeni bebeklerinin resimlerini ekledi.

 

Bazı Ermeni bilim adamları, bu resimleri düzenledikleri 'sözde soykırım' konferanslarında 'delil' olarak tüm dünyaya gösterdi. Bunun üzerine resimle ilgili araştırma yapan Hukukun Egemenliği Derneği Genel Başkanı Avukat Erdem Akyüz, Ermenilerin fotomontajlı iftirasını resmin aslını arşivlerden çıkararak ortaya çıkardı.

 

Ermenilerin ve yandaşlarının tarihi gerçekleri çarpıttıklarını, fotoğraf, resim ve belgeler üzerinde fotomontajla sahtekarlık yaptıklarını belgeleyen Akyüz, Atatürk'ün söz konusu fotoğrafı ve bir Rus ressamın tablosunda da aynı sahtekarlığın yapılarak, dünya kamuoyunun aldatıldığını ortaya çıkardı.

 

Ermenilerin fotomontaj yaptığı resmi ve orijinal resmi İHA'yla paylaşan avukat Akyüz, Atatürk'ün 1924 yılında çekilen bir fotoğrafında fotomontaj hilesi yapıldığını söyledi.

 

Akyüz, "Resimde, hayvanları çok seven Atatürk, önünde oynaşan dört veya beş köpek yavrusunu seyrediyor. Resmin üst tarafında eşi Latife Hanım'a bir sunu ve imzası yer alıyor. Atatürk'ün Latife Hanım'la evliliği 29 Ocak 1923 ile 5 Ağustos 1925 yılları arasında olduğuna göre, resim bu yıllar arasında çekilmiş, daha sonra Çankaya Köşkü'nde sergilenmiştir. Atatürk, her zamanki gibi temiz ve şık kıyafeti ile büyük bir ağırbaşlılık ve asalet içinde oturuyor. Atatürk'ü, önünde oynayan köpek yavruları ile gösteren fotoğraftaki köpek yavruları silinerek, bunların yerine fotomontajla bir çocuk cesedi yerleştirilmiştir. Buna rağmen köpeklerin sırt ve bir kısım görüntüleri yok edilememiştir. Resmin çekildiği tarihten çok önce olduğu iddia edilen asılsız soykırıma temel yapılmak istenmiştir. Asıl resimdeki mekanda yer alan pencere, aralık vaziyetteki kapı ve hepsinden önemlisi eşi Latife Hanım'a sunu ve imzası aynen durmaktadır. Bütün bunlar, resimde utanmazlık ve ahlaksızlık ölçüsünde büyük bir sahtekarlık yapıldığını açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu resim 2005 yılında düzenlenerek, aynı yıl Amerika'da bir üniversitede Ermenilerin yaptığı konferansta sözde aydınlar ve Ermeni öğretim üyeleri tarafından kullanılmıştır" dedi.

 

Akyüz, Ermeni diasporasının fotomontajlı yalanının yanı sıra benzeri sahtekarlığın bir Rus ressamın eserinde de yapıldığını ifade ederek, "Kafataslarından oluşan bir kuleyi gösteren resmin konusu 'Abofeoz Voinu' yani 'Savaşın Kutsallaştırılması'dır. Resmin yapım yılı 1872'dir. Resmi yapan Rus ressamın adı ise Vasily Vereshcaign'dir. Resim Tretyakov Müzesi'nde sergileniyor. Ermeniler bu resmin 1915 yılında yapıldığı iddia edilen soykırımı temsil ettiği ve onun için yapıldığı yalanını bütün dünyaya yayarak, ahlaksızca hareket etmektedirler. Resmin üzerine bazen birkaç karga daha eklenmiş veya çıkarılmış görüntüleri ve değişik yönlerden çekilmiş, ters basılmış versiyonları, Ermeni ve yandaşlarının bütün basın yayın organlarında kullanılmaktadır. Oysa resim 1915'ten çok önce yapılmış olup, iddia edilen bu olayla hiçbir ilgisi yoktur. Buna itiraz etmeyen ve özür dileyenler de, aynı sahtekarlığa hizmet etmektedirler. Bu resim ve açıklamalar değerli bilim adamı Prof. Dr. Türkkaya Ataöv'ün 'Ermeni Belge Düzmeceliği' isimli eserinde bazı internet sitelerinde de yer alıyor" diye konuştu.

 

Bütün bunlara rağmen 'özür dileme' kampanyası açan sözde aydın-yazar-çizer ve politikacıların yaptıklarının bir talihsizlik olmadığını vurgulayan Akyüz, "Bu kişiler, kendi karakter ve yapılarını ortaya çıkarmışlardır. Adeta bir turnusol görevi görerek, kendileri gibi düşünen ama toplum içinde gizlenen kimliklerinin ortaya dökülmesine neden olmuşlardır. Onları destekleyen bu kişiler arasında özür dileme kampanyasında sıranın kendilerine gelmesini bekleyen çok sayıda etnik azınlık meraklısı bulunmaktadır.

 

Türkiye didiklenecek bir kurban değildir. Hak ettikleri dersi ve cevabı alacaklardır" şeklinde konuştu.

 

Akyüz, ABD'li tarihçi Guenter Lewy'in İngiliz, Alman ve Amerikan arşivlerinde yaptığı araştırmalarda Ermenilerin 1915 olaylarına ilişkin soykırım iddialarının doğru olmadığını, bu iddiaları doğrular tek bir belgenin bulunmadığını söylediğini hatırlattı. Yine Hollandalı tarihçi Eric Zurcher'in de Ermeni soykırımı iddialarının gerçek bir temele ve geçerli bir delile dayanmadığını ifade ettiğini aktaran Akyüz, soykırıma ilişkin olarak Ermeni Aram Andonyan tarafından dünyaya yayılan belgelerin sahte olduğunun da kanıtlandığını kaydetti.

 

Ayküz, İngiliz tarihçi Andrew Mango'nun da tüm bu görüşleri paylaşarak, Ermeni soykırımının büyük bir yalan olduğunu söylediğini, ünlü tarihçi Prof. Dr. Norman Stone'nin de ortada Ermeni soykırımı değil soykırım olduğunu ileri örgütlerin bulunduğunu açıkladığını anımsattı.

(İHA)

 


Tarih: 17:22, 17/12/2008 Kategori: guncel
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

<- | Sonraki Sayfa ->